Yazılar posta kutuna gelsin mi?

31 Aralık 2015 Perşembe

Seneye görüşürüz (ıyyyy kendimden tiksindim:)))

Yılın son günü. Çalışıyorum. Tabii şu anda değil. Şu anda öğle molası verdim, ofisin penceresine vuran güneşin ışığında oynaşan kar tanelerini seyrediyorum. Evet İzmir'de kar yağıyor ve evet, bu cümle bu yaşıma kadar en fazla on beş kere telaffuz edilmiştir.

Sabah on beş dakika otobüs durağında beklerken arkadaşım Nazlı ve ablamın ayrı zamanlarda ve birbirlerinden habersiz gönderdikleri aşağıdaki pasajı düşünüyordum.

30 Aralık 2015 Çarşamba

Dare to disappoint

Geçtiğimiz haftalarda bir gün Ankara'ya gittim. Soğuğu değişik bir memleket orası. Havaalanı dolaylarında kar bile vardı. Bir de her yerde havuz var. İmelih kanımca deniz getirememenin ezikliğini üzerinden atmaya çalışmış, havaalanının içinde bile havuz var. Ben sürekli deniz gören bir memlekette yaşamanın verdiği kibirle havuza burun kıvırırım, ne yüzmeyi severim ne de süs havuzlarını... Manasız gelir bana. Ama işte Ankara'da belki seviliyordur, belki insan denen canlı bir su sesi duymak istiyordur, "fışkiye"den bile gelse...

Tek başıma değildim, dernekten firma temsilcisi arkadaşlar da vardı. Bizi toplantının yapılacağı mekana götürecek aracı beklerken aklıma geçen sene dernekten pilot olmak üzere ayrılan üye geldi, arkadaşına sordum, "şimdi ne yapıyor?" Gerçekten de ABD'ye gidip eğitim almış, şimdi ikinci pilot olarak çalışıyormuş. Yanımdaki hanım meslektaşım "ay ne güzel, insanın hayalini gerçekleştirmesi ne güzel, bir gün inşallah ben de sevdiğim işi yapacağım!"dedi. Merak etmeme rağmen hayalini soracak kadar samimi olmadığım için sadece bizim jenerasyonun böyle bir derdi olduğundan dem vurarak sohbete devam ettim. Heyecanla evet dedi, evet çalışıyoruz, başarılı oluyoruz ama hangimiz seviyoruz? Evet, bizim zamanımızda dersleri iyi olan hemen her genç gibi mühendislik seçtik, layıkıyla mühendislik de yapmıyoruz, ya ne yapıyoruz? 

29 Aralık 2015 Salı

#arkadaşarkadaşabunuyapar : Bir Fikrimühim Projesi

İkimiz de 10 TL kazanıyormuşuz.
Garanti Bankası ile Fikrimühim projesi.
Benim Cep Şubeme gelen promosyon kodum: E0B52356
(Ekran görüntüsünü de paylaşıyorum)

Bu kod ile Garanti bankası internet şubesine veya Cep Şubesine giriş yaparsanız 10 TL vadesiz hesabınıza aktarılacak. Bence denemeye değer:)
Idefix'ten dünya kadar sipariş verdim, kitap parası çıkar yav puhaaha:))

Bu arada bu kodu facebook gibi hesaplarda paylaşabiliyrduk ama ben hacker filan tırsıyorum o yüzden blogdan paylaştım.

2016

Rahmetli anneannem, şahsen tanıdıklarım arasında kişisel gelişimin sırrını çözmüş yegane insandı. Daha doğrusu insanmış. Bu yaşımda yeni idrak ediyorum, takdir edememişim.

Her fırsatta kendisine ana avrat küfreden dedeme (evet gün yüzü görmemiş küfür dağarcığımı rahmetli dedeme borçluyum), çocuk yaşta annesini kaybedip, çok zorlu bir hayat sürmesine, dedemin son yıllarına kadar bağda zeytinlikte ırgat gibi çalışmasına, çok sayıda  kavga ve küskünlük görmesine rağmen vefatına kadar gül yüzlü, pembe yanaklı, tonton anneanneydi.

Hayatı geldiği gibi, olduğu gibi kabul etmişti. Kabullenişinde kendiliğinden bir kayıtsızlık vardı, kimilerine vurdumduymazlık kimilerine göre gamsızlık, bana göre eşsiz bir olumlama vardı kabullenişinde, içtenlik vardı. Öyleydi o…

26 Aralık 2015 Cumartesi

Kitap yorumu: Az seçilen yol

Yıllık olağan "kişisel gelişim kitaplarına merak" sürecimde kitap kulübünden Emine, "az seçilen yol" diye bir kitap getirdi. O kadar sevmiş ki kitabı benim de kitaplığımda mutlaka olmalıymş. Hay allah razı olsun:)

Kitabın başındaki "Yaşam zordur" cümlesi ile beni nasıl da kendine bağladığını anlatmıştım. Kitabın tek dediği şey hepimizin malumu olduğu üzere yaşamın zorluğu değildi. Bu sadece ilk cümleydi.

Bir akşam İlker Poyraz Karayel'i izlerken ben de kanepeye uzanmış bu kitabı okuyordum. Bir bölümünde "İşte bu!" dedim, "işte! Aşk-sevgi kavramları arasındaki en iyi farkı bu adam anlatmış." Dikkat kesilmedi.Aşk da sevgi de bendim, neyi kurcalıyordum? İşte muhteremin kafasını mikemediğim zamanlarda ibre size dönüyor. Madem tıkladınız mecbur okuyacaksınız anlatacaklarımı, ya da tabii ki sağ üst köşedeki X'ya basar ızdıraptan peşinen kurtulursunuz, ama ya ilginç bir şey söyleyeceksem? Ah işte ne geliyorsa başımıza ya meraktan ya...

25 Aralık 2015 Cuma

kısa #12 : Ağaca bu kadar düşmanlık?

Dinimizin ağaçlarla bir alıp veremediği mi var?

Bilmiyorum da ondan soruyorum. Zira ağzından Allahı kitabı eksik etmeyenlerin elinden kurtaramıyoruz ağaçları. Gezi’de böyleydi, yeni havaalanı inşaatında, 3. Köprü inşaatında da böyleydi. Seksen yıllık zeytin ağaçlarını da bu zihniyette olanların politikaları kıydı, Anadolu’nun her köşesinde yapılacak bir icraattan evvela ağaçlar zarar gördü.

Parçaları birleştiriyorum, hop karşıma yılbaşı ağacı çıkıyor. Yılbaşı ağacı nasıl bir rahatsızlık nesnesi oluyor? Dinimizde yeri olmayan her şeyi yakıp yıkmak zorunda mıyız?

Hem dinimizde olmayabilir ama kültürümüzde var, ceddimizi red mi edelim, ne edelim?

24 Aralık 2015 Perşembe

Minnet

THY’den 20:00 uçağına bilet alıp havaalanına erken geldiğinde iki saat önceki uçakta yer bulabilmen artık imkansız, kesin bilgi yayalım! An itibariyle, iki toplantıdan sonra evime erken varırım ümidi suya düşmüş kadının karalamalarını okuyorsunuz.

Ama gün bu kadar kötü başlamadı. Hatta muhteşem başladı. Neyse ki…

23 Aralık 2015 Çarşamba

Kitap yorumu: Sana söyleyemediğim her şey

Ben de yazarın konuya direkt dalması gibi, yoruma dalıyorum: Her anne babanın okuması gereken bir kitap.

Neden? Çünkü çocuklarımızı kendimizin bir uzantısı olarak görme eğilimimizin, onları birer birey değil de küçük bizler olarak görmemizin ne gibi sonuçları olabileceğini anlatıyor.

Çünkü bizler kendi sahip olamadıklarımıza onların sahip olmasını, hayalimizdeki işleri onların yapabilmesini, mirasımızı öyle böyle devam ettirmesini isteriz, sonuçlarını düşünmeden...

Çünkü bu kitap bizler için ufak ve altından kalkılabilir sorunların küçük çocuklar için nasıl da travmatik olabileceğini anlatıyor. Onları terk eden annelerinin geri dönmesi için kendi kendine verilen sözleri, annesi onu sevsin diye kendisinden bambaşka biri olma yolunda ilerleyen bir çocuğun yaşadıklarını anlatıyor.

Kitapta da dediği gibi; bir şeyi değerli kılan onu kaybetmek ve yeniden bulmaktır.

22 Aralık 2015 Salı

Yazmak

Bugün şahsi tarihimde bir ilk yaşandı: Evden çıkarken yanıma kitap almayı unuttum. Telefon unuttuğum oldu, kahvaltımı, anahtarımı hatta Kentkartımı unuttuğum bile oldu ama kitap ASLA! Kabus gibiydi! Metroda uyuklayanları, ellerinde telefon Candy Crush oynayanları, sırf yer vermemek için dışarıyı seyrediyormuş gibi yapanları (evet metroda! sanırım pencereden yansımalarını seyrediyorlardı), yer kapmak için her kıpırdananın önüne yığılanları izlemek zorunda kaldım. Allahım, kitaplar ne kadar da hayat kurtarıcıymış meğer.

Neyse ki hafta sonu verdiğim kitap siparişim, ışık hızından sadece birkaç kilometre daha düşük bir hızla ofise gelmişti ve akşam eve dönerken aynı işkenceyi çekmek zorunda kalmadım. Metroda ayakta kalmak ancak elimde bir kitap varsa çekiliyor, net!

19 Aralık 2015 Cumartesi

kısa #11: Ölüm

"Bir şey yap, güzel olsun. Çok mu zor? O vakit güzel bir şey söyle. Dilin mi dönmüyor? Güzel bir şey gör veya güzel bir şey yaz. Beceremez misin? Öyleyse güzel bir şeye başla. Ama hep güzel şeyler olsun. Çünkü her insan ölecek yaşta.."

Ne zaman genç birinin ölüm haberini alsam Şems Tebrizi’nin bu cümleleri aklıma gelir. Hepimiz ölecek yaştayız. Ve hemen hepimiz ölümden korkarız. Ölümü hayatın bir parçası olmasından ziyade hayatın düşmanı olarak görürüz. Oysa hayatta doğmak, büyümek kadar ölüme de yer var…

18 Aralık 2015 Cuma

Kadın girişimciler: Ebrubazaar

İzmirli anneler mail grubu ile tanışmamı canım Hayat’a yani aslında bu blog bizi Hayat ile buluşturduğuna göre bu bloğa borçluyum. Yanlış olmasın, İzmir anneleri değil, İzmirli Anneler; instagram oluşumu değil, bir mail grubundan bahsediyorum. Karışıklık olmasın diye yazıyorum. 

16 Aralık 2015 Çarşamba

Söz vermek, verdiğin sözü tutmak üzerine... (2)

Takip ediyor musunuz bilmiyorum ama benim aktif olarak kullandığım goodreads hesabımda “currently reading” kitaplarımın sayısı bir ara beşi buldu. Hayır, yanlışlık yok. Evet, hepsini aynı anda okuyordum. Kitap kulübünde, Kara Kitap buluşması yıl sonu yoğunluklarımız sebebi ile Ocak başına ertelenince ben de kitabı bitirmeyi erteledim, sanırım son birkaç aydır orada “okundu” olabilmeyi bekliyor. Aslında biraz da hazzı erteliyorum ben! Bir an evvel biterse tadı çıkmayacakmış gibi geliyor. Bu arada birkaç kolay okunur cinsten kitap bitti tabii ki. Özellikle “Sana söyleyemediğim her şey” çok etkileyiciydi. Anne babalar olarak çocuklarımız üzerindeki gücümüzün nasıl da tanrısal olduğuna dair mesajları bir kurgu romanda almak fazla ciddiye almamamıza neden olabilir. Lakin benim tesadüfen üzerine okuduğum “Az Seçilen Yol” isimli kişisel gelişim kitabı benzer yöndeki psikanalizleriyle fena salladı.

15 Aralık 2015 Salı

Sinüzitten doğal yollarla kurtulmanın yolları

Kalem kağıtlarınız hazır mı? İyi, o halde bu defa sinüzitten antibiyotiksiz nasıl yırttığımı anlatacağım. Siz not almayabilirsiniz, paşa gönlünüz bilir, ben yazayım ki, bir dahakine yine aynı reçeteyi eksiksiz uygulayabileyim. Bloga yazmak iyi oluyor, mantar soslu bonfile ile chocolate chip cookies tariflerini kendi bloğumdan okuyorum:)

Hep yemek tarifi verecek değiliz, bu da sinüzitten yırtma tarifi.
Öncelikle nazal yıkama dedikleri, o karbonatlı tuzlu suyla burnu iyice yıkama. Bunu leğende sümüklerimizi nasıl yüzdürdüğümüze kadar oldukça ayrıntılı anlatmıştım, buyrun buradan yakın.

10 Aralık 2015 Perşembe

Dumur diyalog #153

Zeyneplerdeyiz, kim sordu hatırlamıyorum, Orçun ya da Tufan olabilir : "Arca sen en çok hangi yemeği seviyorsun?"
Arca: Dananın sırtını.

9 Aralık 2015 Çarşamba

Donanım

Bir yerde gözüme çarpmıştı, iş hayatındaki başarın kişiliğine, diğer kişilerle olan ilişkilerine, sorun çözme ve pazarlık edebilme yeteneğine doğrudan bağlıymış, yani teknik bilgi tüm kriterlerin sadece %15’ine denk geliyormuş. Evet o yüzden ben hep %85 üzerinden değerlendiriliyorum :P Ay yok mütevazilik değil yav, mezun olalı on beş sene olmuş, teknik bilgiden geriye ne kaldı ki?

Demem o ki; mesleğinde iyi olmak, başarılı olmak için tek kriter değil yani. Bütününle varsın iş dünyasında hem de hayatta. Sorumluluk sahibi misin? İşlerini zamanında bitirmek için adam gibi çalışıyor musun? Kendinden bir şeyler katabiliyor musun? Bir iş yemeğinde konuşacak kadar hoş sohbet bir insan mısın? Tüm bunları okulda öğretmiyorlar, biliyorsun. Daha doğrusu bizim eğitim sistemimizde böyle detaylara yer yok. Bizim kuşak ve yeğenimden biliyorum, şimdiki TEOG kuşağı mensupları sadece iyi okullara girebilmek için derslerinde çok ama çok iyi olmak üzere yetiştik, yetişiyorlar.

8 Aralık 2015 Salı

Ben her gece oğlumla birlikte uykuya gidiyorum.

Bebeklerin ve çocukların bir rutine sahip olmasını önemsiyorum. Çünkü onlar bir sonraki adımı bilmenin güvenliği içinde hissediyorlar kendilerini.

Arca bebekken, özellikle uykusunun düzenli olmasına kafayı takmıştık. Tabii ki yemesi içmesi sıçması gazı boku püsürü hepsine taktık da en bi’ çok bu uyku. Benim gibi uyumayı pek sevmeyen bir insan bile o uykusuzluğa isyan etmişti. Arca el kadar bebeyken Tracy’nin yatır kaldır yöntemiyle bir güzel kendi kendine uykuya dalmayı öğretmiştik ya da öğrenilmiş çaresizliği o yaşta kavratmıştık. Neyse vicdan micdan oralara girmeyeceğim.

Biz o kadar uğraştık da çocuğa uyku eğitimi verdik ya, elimizde patladı.

Arca iki yaşına bastığının ertesi günü hastaneye yatırıldı, ben de tabii ki.

4 Aralık 2015 Cuma

Havada bir kadın kokusu

Haftanın ortası bir gün, günün ortası bir saat. İlker’le arabadayız, galiba ev taşıdığımız dönemdi, yani benim izinli ve İzmir’de olduğum bir gün. Kendimi hava almaya çıkarılmış fino köpekleri gibi meraklı gözlerle etrafıma kolaçan ederken yakaladım. Etrafta insanlar, kadınlar, adamlar… Aklıma geldi, muhtereme sordum: “Ev hanımı diye meslek var mı? Yani çalışmayan kadınlar, ev hanımıyım diyor, bunu TÜİK (Türkiye istatistik kurumu) istatistiklere “işsiz” diye mi giriyor, yoksa “ev hanımı” diye bir meslek var mı?” Bir şey demedi, arkasından bir şey yumurtlayacağımı bildiği girizgahlarda sessiz kalmayı tercih eden bir kocam var. Ben tabii devam ettim. “Yani şimdi çalışmayan erkek olsa, TÜİK bu kimseyi “işsiz” mi yazar yoksa benzer şekilde “ev erkeği” diye bir meslek de var mı? Yani kadın çalışmıyorsa ev hanımı olabiliyor da erkek çalışmıyorsa ev erkeği olamaz mı? Ev hanımı veya ev erkeği meslekten kabul edilmiyorsa (ev erkeği diye bir tanımlamanın olduğunu bile sanmıyorum ya) yerine “işsiz” demeleri gerekir o zaman da işsizlik oranı çok yüksek çıkmaz mı? Ya da ev hanımlığı yapanlar işsiz kategorisine alınmıyorsa o zaman işsizlik istatistikleri yanlış olmaz mı? Sahi neden ev erkekliği diye bir şey yok? Ev kızı diye bir şey bile var, hiç evlenmemiş ve çalışmayan dişiler kendilerine ev kızı diyor, o nasıl oluyor?”

3 Aralık 2015 Perşembe

Aralık, Sindrella Kompleksi ... ortaya karışık...

Sizi bilmem ama ben Aralık ayında seyahat edeceğim hem de bir değil iki değil tam dört kere! Üçü İstanbul biri Ankara. Bakanlık “projeyi bitirdik gel anlatalım” dedi, kıramadım kerataları puhahahah! Yok yav ciddi bir piyasa gözetimi söz konusu, nasıl gözetleyecekler bizi bir öğrenip geleceğiz, sonra ters köşe olmayalım. Yani yılbaşına kadar hemen her hafta havaalanlarındayım, beklerim:)

Aralık ecnebilerin ve Hristiyan kardeşlerin tatil zamanı, biz de atmosferinden yararlanacağız tabii ki… Bu hafta bizim oğlanın okulunda kermes var, Alman konsolosluğu tertip ediyormuş, geliri Behçet Uz çocuk hastanesine verilecekmiş. Bana böyle etkinliklerle gelin kardeşim, ne o öyle götünle balon filan patlatmak?! (aylar geçti hala utanç duyuyorum:P)

Yılbaşı atmosferi demişken, bizim ağacı haftaya kurarız artık. Arca hatırlattı, geçen sene kahvaltı organizasyonu yapmışız, sonra da ağacı misafirlere kurdurmuşuz, hmm iyi fikir. Ama daha iyisi toplamaya da davet etmek. (Zeynep burayı okuyorsun biliyorum, bunu bir davet - hatta iki - kabul et:P)

2 Aralık 2015 Çarşamba

Dumur diyalog #152

Kuzeni Deniz ile telefonda konuşuyorlar.
Deniz: N'apıyorsunuz Arca?
Arca: Ya işte n'apalım annemin en nefret ettiği şeyi yapıyoruz, bana ayakkabı alıyoruz.
..........................

Broadway'in Yeşil Devi sömestirde İstanbul'da! Shrek The Musical Zorlu PSM’de!

Kalbi de en az kendisi kadar dev olan Shrek'in beyaz perdeden Broadway'e taşınan öyküsü, Zorlu Performans Sanatları Merkezi'ne taşınıyor.



Shrek'le tanışmamıza vesile olan şimdilik toplam dört filmin animasyon dünyasındaki yeri ve önemini tartışmaya gerek bile yok. DreamWorks tarafından William Steig'in 1990 tarihli, Shrek! isimli kitabından uyarlanan serinin ilk ayağı, animasyon filmlerinin hasılat rekorlarına yeni bir çıta koydu. Aynı zamanda endüstrinin kalite standartlarını da hayli yukarı çekti. Sadece çocukların değil, her yaş kategorisinden izleyicinin fenomeni haline gelen Shrek'in bu başarısı, yeşil devin, bilgisayar oyunları ve çizgi romanlara da konuk olmasını sağladı.


Shrek'in güçlü kolları sonunda Broadway'e kadar uzandı. Dünyanın en prestijli sahnesi, Shrek ve arkadaşlarının hikayesini tam bir yıl boyunca misafir etti. Eleştirmenlere ise bu harika müzikal uyarlamaya tam puan vermek düştü. Jeanin Tesari'nin bestelediği müzikleri, David Lindsay-Abaire'nin yazdığı şarkı sözleri ile ilk saniyesinden son saniyesine kadar benzersiz bir deneyim yaşatan Shrek Müzikali, çok prestjli Tony Ödülleri'nin yıldızlarından biri oldu. Tim Hatley'nin tasarladığı harika kostümler, Shrek Müzikali'ne En İyi Kostüm dalında fazlasıyla hak edilmiş bir ödül getirdi.





Zorlu Performans Sanatları Merkezi'nde deneyimleme şansını yakalayacağınız Shrek Müzikali, toplam 22 şov boyunca her yaştan Shrek hayranını misafir edecek. 10 konteynerlik dev seti, 60 kişilik kadrosu ve canlı orkestrası ile müzikal tarihinin en ihtişamlı ve eğlenceli yapımlarından biri olan Shrek Müzikali'ni orijinal dilinde, Türkçe üstyazı ile beraber izleme şansını kaçırmayın.


Müzikali beklerken Shrek'le ilgili önemli satırbaşlarını tekrar gözden geçirmekte fayda var.


-William Steig'in 1990 tarihli Shrek! isimli kitabının hakları, ilk olarak Steven Spielberg tarafından 1991'de satın alındı.

-1995 yılında Shrek'in beyaz perde uyarlaması için çalışmalar başladı.

-Shrek'i selendirmesi için seçilen ilk kişi, ünlü komedyen Chris Farley'di.

-Farley, 1997'de hayatını kaybedince Shrek'in seslendirilmesi görevi Mike Myers'a verildi.

-Serinin ilk filmi, toplam 484.4 milyon Dolar'lık gişe hasılatıyla kendi arenasında bir rekor kırdı.

-Shrek, Akademi Ödülleri tarihinin ilk En İyi Animasyon Film Oscar'ını 2001 yılında kazandı. En İyi Uyarlama Senaryo dalında ise aday oldu.

-Shrek, Mayıs 2010'da Hollywood Bulvarı'ndaki Şöhret Yolu'nda kendine ait bir yıldıza kavuştu.


Shrek The Musical, Türkiye'de ilk kez 22 Ocak - 7 Şubat 2016 tarihleri arasında orjinal dili ve Türkçe üstyazı ile Zorlu Performans Sanatları Merkezi'nde!


Detaylı bilgi almak için tıklayabilir, ön satış fiyatlarını kaçırmamak için hemen satın alabilirsiniz


 


 

Bir boomads advertorial içeriğidir.

30 Kasım 2015 Pazartesi

Kasım

Sevgili İstanbullu arkadaşlarım, allah gani gani kolaylık versin sizlere. Bir daha "İzmirde trafik" gibi bir laf edecek olursam allah benim belamı versin! Abicim o ne öyle yav! Siz nerde yaşıyorsunuz!

29 Kasım 2015 Pazar

Porselen demlik

Az önce 38,8 dereceyi ateş ölçerde gördüm ve ağlamaya başladım. Son birkaç saatimin hatırı sayılır bir kısmını (onar dakikadan dört defa) duşta küçük kurbağa şarkısına eşlik ederek geçirdiğim düşünülürse Arca'nın ateşinin iki ateş düşürücü üzerine 39,9 dereceye çıktığını tahmin etmek zor değil. Tabii düşen ateşe sevinçten ağladığımı da...

En son doktoruna telefon edip seyri anlatınca novalgin vermemi önerdi. Bana kalsa acile bile gidebilirdik. Zira İlker yok ve ben hastalık konusunda maalesef sağ duyu sahibi olmayan ebeveynim.

Acil lafına kulak kesilen Arca duşta evvelden mızıklarken "bu sıcak annem daha soğuk açalım suyu" gibi kalıbından beklenmeyecek cesurca bir laf edince, bana isterik kahkahalarla karışık bir ağlama nöbeti gelmişti ama onu saymıyoruz zira gözyaşlarım duş suya karışıp kanalizasyonu boylamıştı.

24 Kasım 2015 Salı

Sindrella Kompleksi

Geçen haftaydı. İlkere hasta olduğu için çok kızmıştım. Ve tepkimi de açıkça dile getiriyordum. Bok mu vardı hasta olmuştu! Nasıl hasta olurdu? Hatta şefkatle yaklaşmam gerekirken adama resmen kötü davranıyor, itip kakıyordum. Dudağını bükmüş, “hasta olmak benim suçum mu” demişti. “Evet senin suçun” diye bağırmak gelmişti içimden. “Evet senin suçun daha doğrusu hasta olmak değil de, gözümdeki “kahraman” imajını yıkmak senin suçun!”

"Sen, hem duygusal, hem psikolojik hem de fiziksel olarak sağlam olmalısın, çünkü sen busun. Sen bu olduğun için ben kendimi iyi hissediyorum, bütünleşmiş hissediyorum, sen hasta olduğunda sana gıcık oluyorum. Normal bir insana dönüşüyorsun."

Ne kadar sağlıksız değil mi? Biliyorum.

20 Kasım 2015 Cuma

Kumkurdu

Arca’ya doğduğundan beri yüzlerce kitap aldım. Tabii hepsini onlarca defa okuduğum için kendime de almış oldum:) Ben çocukluğumda bu kadar çocuk kitabı okumamıştım!

Arca’nın kelimeleri doğru telaffuz ederek çok erken yaşta konuşmaya başlamasını da, kendi kendine okuma yazma öğrenmesini de, benim Arca’yı kitaplarla beslemem, hatta semirtmemle açıklayabiliriz. Ama konumuz o değil.

Konumuz tüm bu kitaplar arasında en çok neden Kumkurdu serisini sevdiğim(iz).

Dumur diyalog #151

Öğretmen her hafta bir çocuğa oyuncak eşek veriyormuş. Bu eşekçik o hafta sonu çocuğun evine misafir oluyormuş.

Y: Peki öğretmen eşekçiği vereceği çocuğu neye göre seçiyor?
A: Bilmiyorum
Y: ciddi misin? Yani numara sırasıyla mı herkesin evine mi gidecek eşek? 
A: Hayır herkesin değil

17 Kasım 2015 Salı

Kafa mühim!

Arca’yı okula yazdırırken sayfalar dolusu form doldurduk. Arca’ya yaklaşımımızdan tut da, ceza (varsa) yöntemlerimize kadar her şeyimizi didik didik sormuşlardı, biz de anlatmıştık. Özellikle aynı sınıfta olmasını istemediğimiz anaokulu sınıf arkadaşlarından birini de not düşmüştük hatta, evet iğrenciz biliyorum ama Arca’nın o çocuktan kötü etkilendiğini düşünüyoruz. Neyse donumuzun rengi dışında her şeyimizi anlattıktan sonra (aslında ben blog adresini direkt yazaydım da olurdu) işi akışına bıraktık.

16 Kasım 2015 Pazartesi

Korkunç bir günün sonlarından bildiriyorum.

Yasal uyarı: Aşağıdaki yazı çok gıcık bir ruh haliyle yazılmıştır, ağır şikayet ve mutsuzluk içerir! Sonra yok uyarmadın yok ben seni böyle bilmezdim, yok bilmem ne... istemiyorum, peşinen uyarıyorum, şikayet istemiyorum!

13 Kasım 2015 Cuma

#2015te15yenikeşif : Jou Jou Parti ve Aktivite Merkezi

Okul öncesi dönemde sadece birdefa bir oyun grubu tecrübesi yaşadık, ondan da pek hoşlanmadım. Bizim oğlan o vakitler şimdiki gibi dış dönük değil tabii, beni de oyun alanında bulunmaya mecbur etmiş, oyun ablalarıyla birlikte çocuklarla takılmıştık ki hiç oyun filan tarzım değil. Benim oğlanın da şanssızlığı benim işte. Hatta geçen gün kazık kadar olmuş bana oynayalım dedi, bana! Eskiden olsa kıvırır iki takla atardım, o gün aldım karşıma konuştum. “Bak evladım, ben oyun oynamayı sevmiyorum, çocukken fazlasıyla oynadım, özellikle de kız çocuğu oyunları, yani sana hitap etmem. Sen gel, bunu kabullen biz de paşa paşa gezelim, yemek yapalım, sohbet edelim, kitap okuyalım ama illa oyun diyorsan, yaşıtlarınla takılacaksın benden pas!” Neyse ki öküz değil anladı. Ama tabii henüz kreşe bile gitmezken anlamıyordu, ben de saçma sapan oynamaya çalışıyordum.

Arca ile günler

Not: bu yazıyı yazalı epey oluyor. Yayınlayıp yayınlamama konusunda tereddüt ettim. Bana sanki biraz "ben böyleyim, ben şöyleyim bıkbık" yazısı gibi geldi. Ama sonra bir daha okudum ve dedim ki; böyle durumlarda kaybolan insanlar (anne-baba) olabilir, ben nasıl ihtiyaç duyuyorsam (özellikle ebeveynlik konusunda) başka insanlar da başka bakış açılarına ihtiyaç duyabilir, en iyisi yayınlayayım gitsin. Şahsıma gıcık olmak serbest (ben bile bazen gıcık oluyorum:P) 

Akşama doğru biraz hava alalım dedik, Arca ile Hatay caddesinde yürüyeceğiz, ıhlamur çorap bir de istediği stickerlardan alacağız. Üç tane alabilirsin dedim. Önce anlaşır gibi olduk. Kırtasiyeye girdiğimizde işin rengi değişti, üç tane çok azmış, dörtmüş. Son derece manasız bir şeyi, aman hadi dört oluversin diyeceğim bir şeyi, “ben kararımdan dönmem” anafikirli derse dönüştürmek gibi kötü bir huyum var. Ama öyle… Bugün buna izin verir gevşersin yarın başka talepleri olur.

“Kararımı verdim, değiştirmeyeceğim, istersen hiç almayabilirsin ama ben üç tane için izin veriyorum” dedim, gerçi kendisi “hiç iyi kararlar vermiyorsun” şeklinde bir eleştiri getirdi ama çok da tın!

12 Kasım 2015 Perşembe

Şarj edilebilir diş fırçalarına dair doğru bilinen yanlışlar

Manuel diş fırçası şarj edilebilir diş fırçası kadar iyi temizler!



Yanlış.  İlk kullanımdan itibaren şarj edilebilir diş fırçaları manuel fırçalara oranla  2 kat daha fazla plak temizler. Bu özellik dişlerinizin yalnızca dış görünümü için değil, sağlığı için de oldukça önemli. Plak, dişin dış kısmını kaplayan bakteri tabakasıdır. Bakteriler yediğimiz yiyeceklerdeki şekerle beslendikleri için, zamanla asit oluştururlar. Bu nedenle bakterilerin diş yüzeyine yerleşmesi, diş ve diş eti hastalıklarının en önemli sebeplerinden biridir.


Oral-B’nin elektronik fırçalarının tamamında fırça başlıkları yuvarlak olarak tasarlanmıştır. Bu yenilikçi tasarım sayesinde her dönüşte farklı bir açıyla dişin tüm yüzeyinin temizlenmesine olanak sağlar. Küçük boyutuyla her bir dişin yüzeyine ve diş aralarına rahatlıkla ulaşabilir.


Şarj edilebilir fırçalar yalnızca ağız ve diş sağlığı konusunda problem yaşayan kişilere tavsiye edilmektedir!


Yanlış. Oral-B’nin yaptığı bir anket çalışmasında, katılımcıların %39’unun ancak dişleriyle ilgili herhangi bir problem yaşadıktan sonra şarj edilebilir diş fırçası kullanmaya başlayacaklarını belirttikleri görüldü.



Ağız sağlığında tedaviden çok koruma yöntemi izlenmesi tavsiye edilmektedir. Çünkü dışarıdan yapılan herhangi bir müdahale, ne kadar iyi olursa olsun kendi dişinizin sağladığı rahatlığı ve fonksiyonelliği sağlamaz. Dişleri korumanın en önemli yolu, ağız ve diş problemlerinin bir numaralı sorumlusu olan plak tabakasını ortadan kaldırmaktır. Şarj edilebilir diş fırçaları, plak temizliği konusunda manuel diş fırçalarından %100’e kadar daha fazla etkilidir. Plak, yapışkan bir madde olduğu için diş fırçanızdan da ayrılması zordur. Bu nedenle diş hekimleri ortalama 3 ayda bir diş fırçanızı yenilemeniz gerektiğini söylüyor.


Şarj edilebilir diş fırçası da kullanıyor olsanız, 3 ayda bir fırça başlığı  değişimini gerçekleştirmek durumundasınız. Oral-B, elektronik diş fırçanızı kolayca yenilemeniz için değiştirilebilir başlıklarla size sunuyor.


Nasıl bir diş fırçası kullanıyor olursanız olun, diş fırçalama süreniz aynı olduğu için aynı etkiyi yakalayabilirsiniz!


Yanlış.  Diş hekimleri, dişlerinizi günde en az iki kez, 2 dakika fırçalamanızı öneriyor. Ancak yapılan araştırmalar ve klinik deneyler, dişlerinizi 2 dakika şarj edilebilir diş fırçalarıyla fırçalamanızın çok daha etkili sonuçlar almanızı sağladığını gösteriyor. 


Şarj edilebilir diş fırçaları diş yüzeyine zarar verir!



Yanlış.  Yukarıda bahettiğimiz anketin bir başka ilginç sonucu da, anket katılımcılarının %5’inin şarj edilebilir diş fırçasının diş yüzeyine zarar verdiğini düşünmesi. Oral-B’nin şarj edilebilir diş fırçaları, basınç göstergesi sayesinde diş fırçasını dişinize çok fazla bastırdığınızda çalışmasını durduruyor.


Tüm şarj edilebilir fırçalar aynı özelliktedir!


Yanlış.  Herkesin diş yapısı birbirinden farklı. Bu nedenle Oral-B kullanıcılarına birbirinden çok farklı özelliklere sahip farklı şar edilebilir diş fırçaları sunuyor. Hassas dişetleri için, farklı büyüklükteki diş aralıkları için ya da sararmış dişleri beyazlatmak için birbirinden farklı bir çok diş fırçası modeli bulunuyor.


Detaylı bilgi almak için videoyu izleyebilirsiniz. Ürün alternatiflerini görmek için tıklayınız. 



KAYNAK: www.uplifers.com


 

Bir boomads advertorial içeriğidir.

11 Kasım 2015 Çarşamba

Dumur diyalog #150

Y: Legoland var İstanbulda, bir gün gidelim olur mu?
A: İstanbula gitmeye çekiniyorum.
Y: A, niye ki?
A: Orada insanları gazlıyorlar!

......................

6 Kasım 2015 Cuma

Sağlıklı yaşamın sırrı

Lafı döndürmüyorum, derhal açıklıyorum: tasarruf

Devir tasarruf devri. Şimdi yavrum gülüm iktidar, cehapenin geçen seçimlerdeki vaatlerinden iyisini vereceğim diye bol keseden attı ya, hah onlar için kaynak ne biliyor musun? Yok la bakınma etrafına, Arap şeyhlerinde bile para kalmadı, sen, ben, bir de bizim kayınço:))) biziz lan biz, halk! Yani yavrucuğum tasarruflu yaşamaya hiç olmadığımız kadar muhtacız. Şimdiden alışsak iyi olur.

Alışsak ve hatta iyi taraflarını görmeye başlasak… Üstelik sağlıklı yaşam için tasarrufun bizlere ne kadar fayda sağlayacağını düşündükçe yavrum gülüm iktidara şükredesi bile gelir insanın! Hamdolsun…

Kalamar ve karides soslu makarna

Akşama yemek yok dedim, "kasap Aydın abiye uğra da biraz kıyma al, kıymalı makarna patlatalım!"

Önce "tamam" dedi baktım sonra arıyor, bizim Ümit ablanın damadı Zeki, hani balıkçı, Jumbo karides geldi demiş, en güzellerinden ayırmış. Gel kıymalı makarnadan vazgeçelim, kalamarlı karidesli makarna yapalım dedi. Olur muydu olmaz mıydı, tariflere internetten bakalımdı, derken akşam oldu. Karidesleri almış, kalamarları çözdürmüş. Arca ile ödevler yapılmış, metro çıkışında beni bekliyorlar. Öyle spagettiyle olmaz fettucine alalımmış, hem mahalledeki markette permasan yokmuş, Göztepeye inelimmiş. İndik de o permasanın bir avucu 40 liraya satılıyor. Hadi len dedim, eski kaşara razı olduk.

3 Kasım 2015 Salı

kısa #10: Nurella

Dün akşam Nurella’nın fonda çalan müzikle mest olmuş şekilde oturduğu yerden mimikleriyle çektiği klibini izledim. Ellerini kıvırıyor, manikürlü parmaklarını bir sevgiliye bakar gibi özlemle seyrediyor, seyrettikçe kendinden geçiyordu. Bir belgeselde hiç tanımadığım kürklü fokların çiftleşme mevsimine denk geldiğimde, nasıl merakla bakıyorsam, büktüm boynumu, öyle baktım ekrana. İlker’in soran gözleriyle karşılaştığımda, dedim ki bundan gayrı sadece kitap okuyup, sadece kendim gibi insanlarla takılmayacağım, türk insanı gerçeğini anlamaya çalışacağım. Bu demek değil ki, eskiden küçümsüyordum, şimdi halkın seviyesine indim, katiyen! Kim altta kim üstte ona ben karar veremem! Hali hazırda kendimi korumak için, bir sonraki seçimde dumura uğramamak, bu kadar şaşırmamak, bu kadar üzülmemek için hazırlıklı olmalıyım. Çünkü bu insanlar, bu programları izleyenler, bu ülkenin gerçeği. Bunlar hayatından hoşnut, bunlar kazandı.

Kitap Yorumu: Yalnız Kadınlar Arasında

Ekim ayında çok kitap okudum demiştim, değil mi?

Bunlardan biri de Cesare Pavese’den Yalnız Kadınlar Arasında idi. Ben şiir sevmem, daha doğrusu pek anlamam. Kendimi bu dala yakın hissetmediğim için de okumuyorum. Pavese’yi de şair olarak tanıdım ama romanını okumayı tercih ettim. Ve tabii ki Tezer Özlü sayesinde tanıdım. Okuyanlar bilir, Yaşamın Ucuna Yolculuk romanı aslında bir Pavese arayışıdır.

2 Kasım 2015 Pazartesi

An itibariyle

Üçüncü biramı açsam mı açmasam mı? Derken aklıma geliyor; muhtereme artık şu evde bira yapımı aparatını denesek diyorum, malum rejim bu değişti mi ne edeceğiz? 

Okuyoruum diyorum, millet amma çok okuyorsun diyor.  Peki, gündemden ülke gerçeğinden kaçmanın başka bir yolu var mı? Varsa önerileri alayım. 

Sabah pazarda tezgaha nöbetçi bırakıp oy kullanmaya giden pazarcılar kalbime umut tohumları serpmişti, nasıl da unutmuşum bu ülke gerçeğini? Daha geçen gün blogcuanne elife döşenen yorumları görüp kendi izolasyonumdan dem vurmamış mıydım? Umut ne hafifmeşrep bir mizaca sahip ki, birden oynaşmaya başlıyor ruhumuzda ve en küçük zorda terk edip gidiyor bizi, gösteriyor ama elletmiyor? Umut! Mümkünse bir süre semtime uğrama çok pis küfrederim!

Seçim sonuçlarını izlerken ütü yapayım dedim, allah seni inandırsın bir hırslanmışım, bizim oğlanı komşulara, ütülenecek gömlek almaya gönderecektim, "anam hırsını ütüden çıkarıyor da..." Diye açıklama yapacaktı. Neyse ki sonuçlar daha ütüler bitmeden tamamlandı. Hani bu kadar gelişmiş bir seçim sonucu açıklama sistemi... İnsan gurur duyuyor haliyle... 

Üçüncü biradan vazgeçtim, gidip kitap filan okuyacağım, okurken sızacağım ama bugün ruh halim kısaca bu! 


1 Kasım 2015 Pazar

Kasım’da ne yapmalı?

1 Kasım itibariyle tabii ki oy kullanmalı! Kullandınız mı oyunuzu?

Sonra, ablamın doğum gününü kutlamalı, 41 kere maşallah demeli :P Kasım bana hep ablamın doğum günlerini ve yağmuru anımsatır. Ne yağardı be yağmur biz çocukken? Şimdi küresel ısınma b.kuna azaldı tabii.

Neyse… Kasım diyordum. Ne yapmalı?

31 Ekim 2015 Cumartesi

Cep telefonu çıktı, mertlik bozuldu

Okulun kaynaşma brunch şeysindeyiz… Dediğim gibi biz muhteremle pek kaynaşamadık. Zaten bakma buradan böyle car car konuştuğuma ben biraz asosyal bir tipimdir. İlker desen az bildiği ortamlarda az konuşur. O etkinliğe gittik, oturduk, bizim oğlan zaten top tepmeye gitti, biz kafa kafaya muhabbet ettik birbirimizle. Millet evvelden kaynaşmış zaten. Bunlar çocuğunu okuldan alan, aldıktan sonra da birlikte Agora’ya filan geçip takılan anneler, çoğu zaten çalışmadığı için çay kahveye gidiyorlar birbirilerine, yani muhabbetleri zaten var. Ben insanların yüzlerini bile aklımda tutamıyorum. Allahtan ablamın ortaokul arkadaşı İnci var, Arca’nın sınıf arkadaşının annesi, bir de kitap kulübünden Hümeyra, o kadar. Neyse biz de etkinliklere katılım gösterdik, ben totomla balon patlattım, İlker dalgasını geçti, o halat çekme ekibindeydi, bizim sınıf kazandı, filan…

30 Ekim 2015 Cuma

Kitap yorumu: Bir Dönem İki Kadın

Bazı akşamlar Arca’ya kitap okurken uyuyakalıyorum. Vücut bazen tempoya ayak uyduramıyor. Sabaha kadar uyusam sorun değil, beni birkaç gün idare eder, ama bazen uyanıveriyorum. Hadi tuvalete gideyim, hadi kapıya torba asayım, sabah Mehmet abi ekmek süt getiriversin, derken uykum kaçıyor. İşte o sakat!
Bir dönem iki kadın

Yine bir gün uykum kaçmışken kitap okuyayım bari dedim. Pavese’nin “Yalnız Kadınlar Arasında” romanına o gün başlamıştım ama kitabı bir türlü bulamadım. Araya kitap sokacaksan ya öykü, ya deneme olacak ki, bulduğunda diğerine devam edebilesin. Kitaplığı karıştırırken “Bir dönem iki kadın”a rastladım. Bir sayfa bir sayfa daha derken uykum iyice kaçtı ama kitaba da hayran kaldım. Hani öyle araya al, biraz oku, bırak sonra tekrar alırsın eline tarzı bir kitap değil. Ben elimden bırakamadım ki, tekrar elime alayım…

Ekim biterken...

“Uzun zamandır buralara uğramamıştım…” cümlesiyle başlayan blog yazısı gördüm mü, tıklamıyorum, gönül koyuyorum sitem ediyorum kendimce. Hani öylesine yazmakla başla işte diyorum, gerisi gelir diyorum. O yüzden bir haftadır yazmadığımdan, hatta bir haftadır, yazmadığımı bile yeni fark etmiş olduğumdan bahsetmeyeceğim (hayır hayır bak bahsetmiyorum puhahahah)

Biz blogla eski dostlar gibiyiz, hani senelerce görmezsin, haberleşemezsin ama bir araya geldiğinde sanki dün ayrılmışçasına kaldığın yerden devam edersin - ki dostluk işte tam da budur – benim blogla olayım da o hesap.

Neyse şükür kavuşturana…

Ekim tam da tahmin ettiğim gibi yoğunluklarıyla geldi, geçti ve hiç tahmin etmediğim gibi üzüntüler getirdi. Belki de bu yüzden ben çok içime kapandım. En azından sosyal medyaya fazla bulaşmadım. Ve okudum, çok okudum. Ekim bitmeden beş kitap bitirmiş, bir başucu kitabından da bölümler okumuştum bile. Edebiyat olmasa nasıl dayanırdık yeryüzüne, değil mi Tezer’im:)

Şöyle bir dönüp baktım da Ekim bana büyük üzüntülerle başa çıkmaya çalışan insanlara saygı duymayı, kıyısından köşesinden empati kurmayı öğretti.

23 Ekim 2015 Cuma

Çığlık

İlişkilerde çalkantıyı sevmem. Öyle inişli çıkışlı, şiddetli insan ilişkileri bana göre değil. Mantıksızlıklar, gelgitler, dengemi bozan çıkışlarla baş edemem. Polemik sevmiyorum, kavga gürültü, yok almayayım kalsın.

21 Ekim 2015 Çarşamba

Bir kontrol manyağından ahkam kesme yazısı

Çalışırken bir arkadaşım telefon etti, bilmem ne projesi için özel fiyat almış mıydın diye sordu. Bir anda resetlendim ve hemen cevap veremedim. Halbuki ben o projeyi diğerleriyle birleştirmiş, daha iyi fiyat alabilmek için üreticiye ne diller dökmüştüm. Bunlar bir anda aklıma gelmedi, halbuki defterime bile tek tek not almıştım. Halbuki…

Konuya hakimiyet sıfır, otur! Aslında bunu da diyemem, çünkü konuya hakimim, notlarıma bir bakınca tüm çalışma film şeridi gibi geçti gözlerimin önünden ama o ilk anda araba farı görmüş tavşan halimi üzerimden atamadım. Böyle oluyor. Aslında yapıyorum ama bitirince rafa kaldırıp unutuyorum. Her şey için notlarıma bakmam lazım. Bu kafa yorgunluğunun unutkanlığın çözümü ne? Bilmiyorum. B12 vitamini?

Sadece iş değil. Ben artık özel hayatımda da not almadan hiçbir şeyi hatırlamıyorum. Hemen her gün öğlen yemeğinden sonra defterimi açıp başlıyorum yazmaya;

BUGÜN YAPILACAKLAR

19 Ekim 2015 Pazartesi

Kahkaha atmak ister misiniz?

Bu ara hafta sonları acayip bir maraton halinde geçiyor.
Cumartesi sabah, piyano dersine gidiyoruz. Arca, kavramada iyi, tekrar ve evde pekiştirmede kötü bir öğrenci. Böyle giderse, yakında zorlanacak. Olsun, anın tadını çıkarıyor, piyanoyu sevdiğini söylüyor, ne yapalım bir Fazıl Say da yetiştirmeyiverelim :)

Piyanodan çıkıp basketbol kursuna gidiyoruz, gör dötüm yollar!

Benim vakti zamanında “ay çocuklara boş zaman bırakın, bırakınız sıkılsınlar, ay o kurs senin bu kurs benim gezdiriyor musunuz, bıyyy iğrençsiniz” çerçevesinde dönen sayıklamalarımı (ne sayıklaması yav çarşaf çarşaf yazmışım, inkar edersem suratıma tükür:P) hatırlayanlara, peşinen söyleyeyim, annelik macerasında yaladığım ilk tükürük bu değil. Ben daha neler yaladım. Zaten artık yalama olduğum için hiç de utanmıyorum, çocuk gideceğim diyor ayol ben n’apayım?

Laf aramızda Legoya da gitmek istedi, artık çüş dedik. Basketbol için şikayet ettiğime bakma, - anaokulundaki psikolog da bu yıl sınıf öğretmeni de çok ama çok hareketli olan Arca’nın enerjisini atması gerektiğini vurgulamışlardı – benim de aslında seçmesi hoşuma gitti. Zira Arca bu yaz aşırı kilo aldı, sonra lego, satranç, piyano, puzzle, resim gibi umumiyetle fiziksel aktivitesi kısıtlı ilgi alanları var. Biraz hareket, sınıftaki hareketliliğini de sönümler diye düşünüyordum.

Lafı dolandırmanın manası yok, kurslara bıkbıklıyordum, şimdi kendim elimle götürüp getiriyorum, bahaneler, kınamalar, tuh rezil kadın, bıkbıklayacağına önce kendi çocuğuna serbest zaman ver diyenler, diyeceklerini dedilerse, dağılabiliriz.

Yok dur dağılmayalım, daha anlatacaklarım var.

16 Ekim 2015 Cuma

Ev düzeni nasıl gidiyor? Merak edenlere…

Evi derleme toparlama günleriydi. Taşınacaktık, yılların çöpü, kullanılmayanları, istifi evdeydi. Taşınmak, arınmak ve sadeleşmek için iyi bir vesile. İlker’in her şeyi attığını, benimse arkasından çöpleri eşeleyip geri tıktığımı anlattığım yazımı okuyunca, Özlem bir mesaj attı ve hayatını değiştiren bir kitabı önerdi. Türkçesi var mı bilmiyordu, neyse ki vardı. Bir kitabın, özellikle de kişisel gelişim vaat eden bir kitabın bir insanın hayatını değiştirmesi fikri biraz iddialı gelmiş olsa da kitabı hemen sipariş ettim. Çünkü ben kitap tavsiyelerine asla hayır diyemem. İyi ki de görmezden gelmeyi seçmemişim. İyi ki de kitabı alıp hemen okumuşum.

Zaten uzun uzun öncesini sonrasını anlatmıştım. Kitabın en önemli kısmının “atmak” olduğundan ve tek tek neler yaptığımdan bahsetmiştim.

Peki sonra ne oldu? Artık düzenli miyim? Marie Kondo’nun yöntemlerini uyguladıktan sonra devam ettirebildim mi? Şimdi durum ne? … Diye merak edenler için gelsin bu yazı. Merak etmeyenler ekranın sağ üst köşesindeki çarpı işaretini tıklamak suretiyle aramızdan ayrılabilir, kalanlarla devam edelim:

15 Ekim 2015 Perşembe

Yorgunuz lan biz!

Sadece benim sanıyordum, yanılıyormuşum.

Geçen gün Arca’nın okulunda bir veli öğretmen görüşmesi vardı. Randevu saati ne akşamüzeri ne sabah, günün ofise git gel yapılmayacak kadar kötü bir zamanı. Sabahtan yarım gün yıllık izin aldım. Arca’yı uğurladık. Yıllardır ilk defa sabah çayımı bitirebildim, hatta ikinciyi içtim. Kahvaltıdan sonra giyinmek için kalkar, yanıma da çay bardağımı alırım, bir odadan diğerine elimde çay bardağıyla dolanırım. O bardaktaki o çay hiç bitmez. Genellikle de evin girişindeki sehpaya bırakır, çıkarım. Her akşam eve geldiğimde o yarısı dolu çay bardağı karşılar beni ve ben her sabah şu çayımı da bir keyifle içeyim de öyle çıkayım diye söz veririm kendime, nafile bir çaba…

14 Ekim 2015 Çarşamba

Yeryüzüne dayanabilmek için

İnsan eli eteğini dünyadan çekmek istiyor. İçine kapanmak ve içinde yaşamak. Kabuğundan bir koza örmek ve küçük kozasına kimseleri davet etmemek istiyor. Bu zamanlar, işte o zamanlar…

Dış etkenlerden korumak istiyor insan kendini. Çünkü insan en çok kendini sever, sevmelidir de... En basitinden, twitter’da okuduğun bir şeyden, mesela başbakanın ellerinde canlı bomba listesi olduğunu ve hiçbir şey yapmadıklarını söylediğini okumaktan, ya da kafan dağılsın diye izlediğin bir maçın seyircilerinin insanlık dışı saygısızlığından korunmak istiyorsun ama işte bir şekilde gündem yine seni gelip buluyor, bir haberin satırlarında, televizyondan gelen bir küçük seste buluyor.

Kaçacak delik yok.

Tezer Özlü’ye “neden edebiyat?” diye sormuşlar, “yeryüzüne dayanabilmek için” demiş.

12 Ekim 2015 Pazartesi

Ters ışık

Fotoğrafçılıkta ters ışık diye bir terim vardır. Işık konunun/kişinin arkasındadır ve sen onun fotoğrafını çektiğinde bir gölgeyi fotoğraflamış olursun. Ne mimik görünür, ne detayları profilin. Bugünler ters ışık gibi her şey. Ana hatlarıyla orada bir çocuk, bir kayık, bir insan olduğunu görüyorsun ama detayları göremiyorsun, sır gibi… Kayığın rengi, insanın gülümseyip gülümsemediği sır.

Günümüz, günlerimiz artık tebessümden uzak.

Daha geçen gülümseyebilecek şeylerin olmasına seviniyordum, pollyannanın izmir şubesiyim! Bugün nereye dönüp baksam kalbim sıkışıyor.

Acıkıyorum, içim acıyor, çocuğuma bakıyorum, gözlerim doluyor. Metroya binerken korkuyorum. Sabah birimizin başına bir şey gelecekse, bari ikimizden biri çocuğumuz için sağ kalalım diye dua ederken buldum kendimi. Korku, isyan, üzüntü her yerde, en çok da içimizde.

Işık ne zaman günlerimizin yüzüne vuracak?


9 Ekim 2015 Cuma

Dumur diyalog #149 : Ödev özel

Ödevlerin en sevmediği kısmı boyama. İllet oluyor.
Ödev kağıtlarının sonunda çocuğun kendini değerlendirmesi var. Bunu seviyorum. 
İki kutucuk koyuyorlar, birinde "beğendim" diğerinde "daha iyisini yapabilirim" yazıyor. Çocuk ödevini yaptıktan sonra kendi kendisini değerlendiriyor.
(Arca daha ödevi yapmadan "beğendim" kutucuğunu seçiyor:P Özgüven tavan!)

8 Ekim 2015 Perşembe

Gülümsemek için güzel bir gün

Akşam çok erken yattım. Daha doğrusu Arca ile birlikte uyumuşum, sonra beni bekleyen ütüleri bildiğimden salona gittim ama uyanamıyorum bir türlü. Kendime çektirdiğim işkencenin farkına varan İlker, yatağıma yatmamı tavsiye etti. Demek ondan gelecek bir teşvike ihtiyacım varmış, girdim yatağa, uyumuşum. Uyur uyumaz da bir rüya gördüm. Keçi sürüsü ve dışkılayan, dışkılayınca mutlu mutlu gülümseyen keçiler. Derhal rüya tabirleri sitelerini açtım, pek rahatlayacağıma delalet edermiş. Aman iyi… Uyumaya devam.

Sabahın altısında kalktım tabii. Üzerimde üç gündür banyo yapmamış insanların pisliği var. Normal çünkü üç gündür banyo yapmadım. Keçi pislikleri gece rüyama girerek bana bir mesaj mı veriyordu acaba? Ütüler sorun değil de Arca’ya söz verdiğim keki de yapmadım, o fena.