Yazılar posta kutuna gelsin mi?

gezelim görelim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gezelim görelim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ocak 2015 Pazartesi

Tatildi güzeldi bitti

Tatildi, güzeldi, bitmeyeydi iyiydi, bitti.
Yediğimi içtiğimi de anlatırım ama asıl gördüklerim… 

12 Mayıs 2014 Pazartesi

Kaçamak mı yapacaksınız? Cunda’ya kaçın!

Ömrünün yarısını birisiyle geçirince doğum günü hediyesi bulmak zorlaşıyor. İlker hediye almasını hiç bilmez. Bilir de daha çok organizasyonların adamıdır, hediye paketlerinin değil! Masaj hediye eder mesela ya da bir üyelik filan. Haklı ama bir saati on küsur sene kullanan, mücevher filan takmayan bir insanım. Bu sene kaçamak hediye etti: ) Cunda’ya kaçtık.

22 Mart 2014 Cumartesi

Söylemesi ayıp ben safranlı risottomu tıkınırken bizim memlekettedelinin biri...


An itibariyle manzaram budur. Daha doğrusu bu satırları yazarken… Osurmaya bile bok gibi para alan İtalyanlar wireless konusunda da kendileri gösterdiler ve geceliği dudak uçuklatan cinsinden bir meblağa kaldığımız otelin wirelessı pek tabii ki ücrete dahil değildi. Bundan sebep blog yazımı worde yazıyorum, eh haliyle geç yayınlıyorum. Ama Allah için Centrale di bilmem ne manzaralı odam var, Allah için… Aldıkları paranın sebebi buysa, ben bu manzaraya bakarım. 

17 Aralık 2013 Salı

Bratislava

Bir şeyin olacağı varsa oluyor. Nitekim onca aksiliğe ve aceleye rağmen Bratislava’ya sorunsuz gittim, inanılır gibi değildi. Vize çıkmasını bir kenara bırak, uçuşlarımı son anda değiştirmem, aktarma havalimanının Atatürk değil de Sabiha Gökçen olması bile işlerin tıkırında gitmesine yetti. Tüm evren ve ilahi güçlerin tamamı güçlerini birleştirmişti, o eğitim o insanlara verilecekti.

16 Nisan 2012 Pazartesi

Ala-çin

Şehri otobüsün içinden izlemek harika…

Düzenli yollar, ilginç ağaçlar, japon güllerinden trotuar çitleri, bin bir çeşit bitki.

Hemen her yerde komünizmin disiplini hissediliyor. Dış mekanların düzeni ve güzelliği beklentiyi yükseltiyor ve kapıdan içeri adımını attığın an yumruk yemişe dönüyorsun.

Pislik içinde, en lüks lokanta bile. Çin’de en çok gördüğüm şey lokanta olduğu için rahatlıkla genelleme yapabilirim. Korkunç. Öyle ki yemek sırasında gördüğümüz şeyleri iştahımız kaçmasın diye grubun geri kalanına yemek bitinceye kadar anlatmama gibi sessiz bir anlaşmamız vardı.

Detaya giriyorum, uyarmadı deme!

12 Nisan 2012 Perşembe

bu gece son

Ya kusan damatların ya da yemeklerin fotoğrafını çektim, çünkü “ne gördün” desen bunlardan başka bir şey görmedim derim.


Grubun kadın olan yarısının ve diğer yarısının da karısının tembihi üzerine soluğu Kemeraltı’na benzer bir çarşıda aldık. Evet o yumuşakçalar menüsünü lüplettiğimiz ilk gündü. Çinli arkadaşımız bundan sonraki her gün yapacağı tembihlerini sıraladı; “çantalara dikkat, dükkana önce ben gireceğim, siz gözükmeyin, fiyatı geçirirler, pazarlıksız hiçbir şeye OK demek yok ve çantalara dikkat!”.

uzun zamandır görüşmediğin geveze dost

Cuma erkenden çıktım ofisten. Boğazında beyazlık görünce cücenin hafiften tırsma durumları ve doktor ziyareti. İyi haber, Arca’yı son gördüğünden beri gelişimini beğendi Bilent amcası. Yeay!!! Zaten girer girmez “ben yemelerimi çok çok yedim, 16 kilo oldum” demişti. Boy da uzamış, 1 metrelik bir cüce var artık bizim evde. Boğazdaki beyazlığı doktor da gördü ama teşhis için boğaz kültürü gerekiyordu. Yaklaşık bir saat, ikna, tehdit, gözyaşı, intikam… her şey yaşandı o laboratuarda. Sonuç? Bir şey yokmuş.Dötümden ter aktı, o da mı çıkmamış tahlilde?

11 Nisan 2012 Çarşamba

Çin'deyim ve az önce...

.... koca caddenin önünde geleneksel bir düğün arabasına "Çinli" turistler gibi elimde fotoğraf makinası ile yaklaştığımda, damat olduğunu düşündüğüm adam camı açtı ve gözümün önünde kustu.

Evet kustu, midesinde ne var ne yoksa caddeye boşalttı. Caddenin karşısında bekleyen arkadaşlar kokunun onlara kadar geldiğini söyledi, bilmiyorum onların yalancısıyım.

22 Ocak 2012 Pazar

Bu pazar : Sığacık


Bu manzaraya karşı tekne hayalleri kurduk. Sahi bu pazar tam balık havasıydı. Teknemiz olsa, buradan kalkıp teknede piknik yapıp, balık tutup dönerdik muhtemelen.

16 Ocak 2012 Pazartesi

Urla

Cumartesi günü kaçırdığımıza pek üzüldük. Yağmurlu ama ılık bir gündü. Bu aralar böyle ılık bir gün bulmak zor.

Arca'yı günlerdir dışarı çıkarmıyoruz, malum ateş perşembe günü bile vardı. Halbuki nasıl istiyorum oksijene kavuşsun ciğerler... Olmadı.

21 Haziran 2010 Pazartesi

Sokak köpeği Arca

Arca 13 aylıkken birkaç adım sıralıyordu, 14 aylıkken yürümeye başladı – galiba:) evet nurturia buluşmasında henüz kendi başına pek yürüyemiyordu. Demek ki adam gibi yürümesi 14-15 ay civarı. Aylar süren oturan boğalık halleri yerini kıpırlığa bıraktı. O oyuncakları ile dakikalarca oynayan , o kitaplara, dergilere yarım saatten fazla dalan çocuk gitti, yerine bir canavar geldi. Her gün dışarıya çıkıyor. Hava çok sıcaksa ya Nildalara gidiyor ya da Cansulara. Yani her günü ayrı bir heyecan. Geçen hafta birkaç akşam dışarıdaydık, birinde babaneye bıraktık, yemekten sonra “mi”lerin (kedi) peşinden koşmuşlar. Akşamları sokağa giriyorum, hop Arca karşımda. Artık balkon kesmiyor,”abi”lerle top koşturuyor. Bi akşam yakındaki parka bi akşam da çamların olduğu Ahmet Piriştina parkına götürdüm, yemekten sonra. Hava kararasıya kadar kudurdu, kum oynadı, yorgunluktan tükendi. Eve gelip duşa giriyor, sonra süt (artık içiyor ya acayip mutluyum) tumba yatak!! Bu rutini seviyor. Geçen haftanın 4 günü dışarıda olunca Cuma günü yorgunluktan ölüyordum. Hülyanın tavsiyesi üzerine Red Bull bile içtim. Kanatlanmama ramak kaldı! (çok da çirkin bi tat yaa , bööö)
Cuma bi ara öğlen Foruma gittim, Arcaya top aldım. Akşam geldim, kapının önünde Arca, Nilda, ÜT ve Nildanın ananesi. Eczanenin tüm çalışanlarını toplamışlar, oynuyorlar. Elimde topu görünce çıldırdılar. Arca kendini bilmez halde elinde top bi oraya bi buraya saldırıyor. (Bu arada çocuklara sade bişey almak mümkün değil, yani bildiğin tek renk toplar vardı eskiden. Şimdi Cars, Ben 10, Barbie, Winx…. İlla bişeyler olacak ya da ben bulamadım sadesini) İlker evde yemek yapıyor, ben de oturdum aşağıda Arcanın kudurmasının son bulmasını bekliyorum. Saat oldu 7 buçuk, ÜT gitti, Nildalar aşağıda. Üzerimde iş kıyafetleri. Hadi dedim arcaya eve gidelim üstümüzü değiştirip tekrar inelim, yine oynayın. Kıyamet apartmanı yıktı. İstikrarlı olacağım ya, o ağladıkça ben de mızırdıyorum ama yukarı çıkarıyorum. Eve geldik, üstümü çıkardım, İlker sakinleştirmeye çalışıyor, ben kucağıma aldım. Sakinleşsin öyle inelim istiyorum, ki mızıkladığı için inildiğini sanmasın. Ama yok başaramadım, indik. Yine kudurdu topun peşinden, Nildaya cırladı. Bizim evde olduğumuz sırada Nazlı gelmiş, Nildanın ananesi Arca için “yaramaz” demiş, Nazlı şok!! Ben Cansuyu vereyim size görün yaramazlık neymiş, demiş. Aslında ben de Arca hakkında yaramaz denmesine alışık değilim ama son yaşananlardan sonra çok da şaşırmadım:)
Cumartesi AVM gülüydük. Sabahtan çıkıp yolda uyutunca bana 1 saat izin verdi bütün alışverişi bitirdim. Öncesinde Nazlılara uğradık, Cansu ile bi posta kavga etmişler. Dönüşte yine uyudu. 5 saat sokaklarda gezen o değilmiş gibi kapıları yumruklamaya başladı. Sanki çiş saati gelmiş köpek. Çıktık, top koşturdu kapının önünde. Sonra markete gittik yürüyerek. Enerji tavan yapmış durumda.
Babalar günü güzeli kahvaltıdan sonra İlkerle bizim için kahvaltılık almaya Göztepeye indiler. Kuşlu parka gitmişler, caddeyi boydan boya gezmişler. Ama düdüğe yetmemiş. Sabah uykusunu atladı, kapıları tırmalamaya başladı yine. Allahtan İlknurlar geliyor, oyalanır biraz dedik ama yok yemedi. Anlaşma yaptık, öğle uykusunu uyuyacak, akşam zaten Güzelbahçeye gideceğiz Zeyneplerle, o zaman gezersin dedik. Anladı galiba, uyudu. Sonra bi kalktı, ilk iş sokak kapısının önüne yatmak oldu. Hava da sıcak, bari markete yürüyelim dedim. İlker hadi anneme gidelim, orda kudursun, ordan yemeğe geçeriz dedi. Bakar mısınız işi gücü bıraktık Arcaya gezmek ayarlıyoruz. Hadi gezmeye deyince hop kapıda, hop sandaletler elinde. Babaneyle koşturmaca oynadı, koridor defalarca arşınlandı. Yetmedi birkaç defa sokak kapısının önünde mızmızlandı. “mi”lere gitmek istedi. Eskiler gibi koloni hayatı yaşamalı, anane, babane, kuzenler, teyzeler, halalar hep etrafta olmalı, çekirdek aile bebelere yetmiyor. Derken akşam oldu, erkenden kaçtık. “Parmak yalatan” el değiştirdiğinden beri ikinci gidişimiz ve harika bi yer olmuş. Harika bir oyun bahçesi var. Etler süper, ortam uygun, önü sahil, vs vs , şiddetle tavsiye:) arabadan iner inmez çantalar ilkere biz Arcayla parka. Tam oyuncaklara biniyoruz, aha arkada kocaman bir Rotweiler  Bağlı değil, arkasından 2 küçük daha koşmaya başladı, Arcayı kucakladım kapıya gidiyorum, küçükler peşimizde, anne de kalktı, Arca havha lara gitmek ister, – anne köpek görse tansiyonu düşer, yolunu değştirir cinsi – hop kaçtık. Verdim Arcayı İlkerin kucağına dedim ki köpekler güzel, ben tırsar, sen Arcayla sev ki anası gibi köpektenkorkar manyak olmasın. Ne zamandır bildik köpeklere temas etsin istiyorum. Fırsat ayağımıza geldi. Arca köpeklere çıldırdı ama benim telaşım mı yansıdı, çok temas etmedi. Sonra ördeklere, civcivlere, tavuklara saldırdı. Sadece yemek yiyeceği zaman oturdu, diğer zamanlarda kesinlikle dötü yer görmedi. Yemekten sonra da bir posta havhavlar ve oyuncaklar, yorgunluktan mahvoldu. El yüz yıkandı, pijama giyildi, pusete atıldı, erkekler maça dalmışken biz kadınlar ve Arca sahile indik, Arca pusette, deniz havasına günün yorgunluğuna ılık ılık esen rüzgara dayanamadı, uykuya teslim oldu. Zeynepin hamileliğinin son 2 haftası, bebek sohbetleri, Poyrazın tekmeleri, ufaktan dedikodular, Gülle kaynatmalar. Yorulunca bankta oturup sohbete devam, sonra lokantaya dönüş, kahve, sohbet ve ev…
Arca ile yeni bir dönem başlıyor. Bol hareketli, bereketli yorucu, ama en keyifli zamanlar. Bu zamanlar hiç bitmesin:)

Not : yazarımız ve kıpırdak oğlu senelik izinlerinin bir kısmını kullanarak yazlığa kaçıyorlar. Dönüşümüz muhteşem olacak, bol foto, bol atraksiyon çok yakında bu blogda:)

24 Mart 2010 Çarşamba

Milano yolcusu kalmasın



Arca henüz içimde bir fasulye tanesi iken gittiğimde çekmiştim. Bu defa böyle bir imkan olmayacak, bari hatırlayayım dedim:)

16 Kasım 2009 Pazartesi

ela ... tuna .... arca .... alaçatı

domuz gribi vakasının bu kadar yakınımızda olduğundan habersiz harika bir haftasonu geçirdik.
cuma uykusuna bile yetişemediğim Arca da beni özlemiş olacak cumartesi sabah memeee diye bağırarak uyandı. Sabahın 7 sinde kalktık ama toparlanmak 2 saatten fazla aldı, amaç Hülya ile erkenden buluşup miniklerin sabah uykusunu arabada aldırmaktı ama Arcanın erkenden uyuyacağı tuttu. Hülya aradığında hala uyuyordu. Apar topar çıktık, bu defa da Hülya ile buluşmak zaman aldı. Hülyanın eşi İlker gibi ben yön ve araba kullanma özürlülüğüme alışkın değil, umarım normal karşılamıştır. Sıcak gevrekleri kapıp yola çıktık, Arca bir defa da yolda uyudu, sonra Hülya teyzesinin elinden yoğurt yedi. Kampüse girip Hayatın yönlendirmesi ile lojmanları bulduk. Ela uyumamış olmasına rağmen çok keyifliydi. Arca beni resmen utandırdı, gören de çocuğa oyuncak almadığımızı sanır. Küçük Budha gibi oturdu yere, Elanın bütün oyuncaklarına saldırdı. İki eliyle küpleri tutarken ağzıyla başka bir oyuncağın tadına baktı!! Arca airbagli poposunun üzerinde gitmekten başka bir lokasyon değişikliği yapamadığı için Ela ve Tuna her düştüğünde "ay ay ay" demekten, minikleri daha da korkutmaktan bir hal oldum. Bünye alışkın değil tabii hareketli bebeğe:)Hayatın elmalı muffininin kokusu hala burnumda, nefisti:) Yarısını Arca götürdü zaten.


Bi gazla çıktık, Alaçatı pazarına... İlker duyunca şok oldu, nasıl cesaret diye:) Yani benim gibi şoförle o kadar yol yapmak!!! hem de 3 bebeyle:)) Pusetleri sığdırmak en zoruydu, 3 defa sığdırmaya çalıştım, üçünde de farklı tıkıştırma tasarımları geliştirdim:) oflaya oflaya:) ama oldu, alışverişimizi yaptık, bebeleri besledik, kumrularımızı yedik, Alaçatı turumuzu attık, herşey süperdi. Arca genelde uyudu. Temiz hava çarptı herhalde. Hayatları eve bırakıp eve dönerken bile biraz kestirdi. Tuna çoook tatlıydı, Ela çoook güzeldi, hediyemiz ise tam alsak mı dediğimizdendi. Arca hala oynuyor:)
Akşama evde Arcanın misafirleri vardı. Bol bol öpüldü, koklandı, mıncıklandı, özlenmiş kendileri. Uyutması zor oldu ama güzel uyudu (burada dilimi ısırmam lazım). Biz de erkekler oyun oynarken dedikodu yaptık, çay bi taraftan biz bi taraftan kaynattık:) O kadar yorgunluğun üstüne iyi geldi. Geç yattık haliyle... Pazar günü Arcaya nöbetleşe baktık. Sabah ben kahvaltısını yaptırdıktan sonra İlker uyandı ve Arcayı devraldı, uyuttu. Ben de uyudum, sonra kahvaltı. Sonra İlker ve Arac uyudu, ben yemek yaptım...vs ...vs... Halbuki planlarımız vardı, hava güzeldi ama cumartesinin uykusuzluğu ağır bastı, çıkmadık. Akşam İlknurlar uğradı, tabii ki Arca için, ama Arca cücesi yine beni rezil etti. Daha 2 saat önce muz, siyah üzüm ve emmekten oluşan ara öğününü almamış gibi tavuk çorbasına bir saldırışı vardı, gören annesi bu çocuğu aç bırakıyor diyecek!!
Banyo yaptırdık Arcaya, çocukluğumuzun pazar akşamlarını yadettik. Hani herkes haftada bir yıkanırdı, ertesi gün okul için hazırlanılırdı. Çamaşırlar yıkanır, anne önlüğü ütüler, ödevler yapılır, banyodan sonra erkenden yatılırdı. Güzel günlerdi...
Arca erkenden yatınca bizim de bütün gün uyumaktan uykumuz olmayınca, Arca doğduğundan beri ilk defa DVD izlemeye karar verdik. Zor bir seçimin ardından "Vicky, Christina, Barcelona" da karar kılındı. Kestaneler çizildi, ocağa dizildi, çay demlendi. Aylardır ilk defa keyif yapıldı. Özlemişim..
Arca gece bu keyfi burnumuzdan getirdi. Sık sık uyandı, uzun süre uyumadı.
Hayat ara sıra oyuncakları değiş tokuş edelim diye öneride bulunmuştu, bir an o uslu ela ile arcayı mı değiş tokuş etsek diye düşünmedim değil!!!
Şu güzelliğe bakar mısınız?

10 Ağustos 2009 Pazartesi

küçük tatil

küçük bir tatil yaptık miniğimle...
daha doğrusu KAÇTIK susuz İzmirden. Olmaz ki yaz sıcağında 4 gün susuz kalınmaz ki!
Zaten Ümit ablaya izin vermiştik, biz de kaçalım dedik.
Salı akşamından hazırlıklar başladı, öğlen geldim mi kaçacağız çünkü, plan bu:)
İlknur pazartesi Arcayla hiç oynayamamıştı zira veletin erkenden uyuyası tutmuştu, halamız azmetti salı akşamı da geldi, neyse ki Arca bu defa uyanıktı ve coşmaya hazırdı. En sevdiği şarkılar Begging - biz Begüm huuu versiyonuna da takılıyoruz - ve Yalının o hareketli parçası. Arca İlknurun kucağında biz İlkerle karşısında dans ediyoruz, Arca kahkahalardan katılıyor, tabii biz de... Acayip coştuk, sonra Arcanın yorgun düşen minik bedeni kendini yatağa bıraktı. Ben de biraz eşya topladım, İlker Arcaya park yatak aldı. İki aylığa kadar odamızda uyuturken kullandığımız sepet yatak artık Arcaya küçük geliyor. Bizim bambam ayağını keyiften atınca beşiğin üzerine çıkıyor, yatak sallanınca korkuyor, sıkı sıkı tutunuyor kenarlıklara. Acayip komik:) Zaten kollarını 180 derece açamıyordu içinde. Neyse iyi oldu, çok detaylı birşey değil ama Chicco aldık yine de.
Kuzucuğumun annesinin tatil listesini çıktı aldım, epey işime yaradı. Yalnız tabii o liste bütün yaş gruplarına hitap ediyor ve beslenme kısmındaki listeyi görünce emzirmekle ne kadar şanslı olduğumu bi defa daha görmüş oldum, tabii bundan sonra yaşayacaklarımı da:) Bu liste sayesinde İLK defa bişey unutmadan yazlığa gitmiş olduk. Salı gece Cansuyu ananeye teslim eden Nazlılar da uğradı bize, 1 buçuğa kadar oturduk, sohbet sohbet... Cansu yoruyor onları ve bir türlü düzene giremiyor, sürekli ağlıyor, yani Arcanın tam tersi. Biz yaptıklarımızı anlatıyoruz, naçizane önerilerde bulunuyoruz ama mizaç farklı tabii ki. Şimdi 3 aylık belki yakında huyu değişir, umuyoruz:)
Çarşamba hemen herşey hazırdı, Arcayı da kapıp yazlığa gittik, yatağımızı kurduk. İlker arada bir gece İzmirde kaldı, sonra hep bizimleydi. Emme saatlerimizi ve düzenimizi hiç aksatmamaya çalıştık, sadece temiz hava Arcaya iyi gelince akşam üstü uykularını almak istedi, yoksa biz en geç 9 da yatsın diye 5 ten sonra uyutmazdık, yazlıkta 10:30 a kaydı saatimiz. Ama sonrasında hep gece deliksiz uyudu. Biz de okey oynadık, malum yazlık eğlencesi... Ben genelde okeye 4 modundaydım, ama eğlendik yine de:)
Bol bol denize gittim, hiç üşenmedim, hemen her emzirme sonrası anneme satıp Arcayı yüzdüm, özlemişim. Önce deniz dalgalıydı, sonra da rüzgar çıkınca tırstım Arcayı denize sokmadım. Halbuki bu tatilin en büyük amaçlarından biri buydu. Sanırım geçen haftaki ateş caydırdı beni. Ama her sabah güneşlendik, bakkala birlikte gittik. Her öğleden sonra banyomuzu yaptık, maşrapayı Arcadan zor kurtardık:)ama denize yanaşmadık, inşallah eylüldeki tatilimizde.
Anane dede doydu Arcaya, artık bir süre onlara yeter bu tatil:)

Arcada bazı ilkler gözledik. Yastığa yatırınca hiç ellerine destek olmadan kendi kendine doğruluyor ama 10 sn sonra öne düşüyor. Oturma konusunda hevesli ama hımbıl olduğu için zor. Yüzüstü yatırırken bile bi süre sonra vücut ağır gelip kafayı yere gömüyor. Dişler iyice çıktı ve 2 defa meme ısırdı. Nasıl can acıtıcı bişey bu!!! İlk emzirme zamanlarım aklıma geldi. 5,5 aylık bebişe nasıl anlatırsın ki ısırma diye:) Zaten kızdın mı gülüyor, sen de gülüyorsun:) Biraz da emeklemeye kasıyoruz ama pek gelişme yok. Arcanın hımbıllığı ile örtüşmeyen davranışları da var. Mesela ben de kuzu gibi elleriyle ayaklarını tutamaz diyordum ama tutuyor,sadece henüz ağzına götürmüyor.
Füreyya yı bitirdim, gözlerim doldu, iyi ki bu günleri görememiş bi defa da kahrından ölürdü diye düşündüm. Güzel insan, güzel hayat... Aşk a başladım ama çok yeni... Öyle çok kitap okuyasım var ki... Ah zaman ah!!!
Ben de dinlendim yada işten güçten uzaklaştım demek daha doğru olur. Yoksa Arca ile dinlenmek kolay değil. Annem beni besiye çekti. Hergün taze şeftali suları, homini gırtlak pufidi kandil, tumba yatak bir tatil sağladı bize kısacası. Dün öğlen gibi döndük çünkü akşam Arcayı dünyaya getiren doktor teyzemizin oğlu kuzen Serhat evleniyordu. Benim kuaförde gelin başı varmış, dımdızlak kaldım ortada. Sonra İlkerin annesine sordum nerde yaptırıyor saçını diye, hemen yanına koştum. Ablam Arcaya bakmak üzere eve geldi, tüm düzenimizi anlattım ona. Biz gittikten sonra uyuyup sonra da hiç uyanmamış, biz de 12 rüya öğününe yetiştik zaten. Düğün çok güzeldi, iyi bir organizasyondu. Teyzemizin kanseri yine nüksetti. Aslında iyi değil hem de hiç!!! Bu düğün sanki onun hayatındaki son göreviymiş gibiydi. Eğer sonuçlar iyi çıkmazsa kemoyu da tamamen bırakacaklar... Aldırma gönül şarkısını söyledi düğünde, hiç ağlamadım önce, halbuki nasıl dolmuştu gözlerim, akabinde eve gitmek için dışarı çıktık, İlkerle dayanamayıp ağladık. Hadi ben sulugözüm de İlker hayatında toplam 5 defa ağlamamıştır, çok dokundu ve ödüm patlıyor ölecek diye, gerçekten korkuyorum, o kadar tatlı bir insan ki... Düğünde sapsarı peruğuyla hep dalgasını geçti, hep güldü ama akşam İlkerin annesinde kalmış ve çok ağrı çekmiş. Nedir bu lanet hastalık yaaaa, sevgili Aslı Cinin kardeşini de alıp götürdüğünü öğrendiğimden beri daha bir hınçla doluyum, kimseye vermesin, uzak dursun, canlar yakmasın artık!!!
derin bir iç geçirdim, şimdi devam edebilirim, Arcadan bugün ayrılmak zor geldi, tek tessellim öğlen görüşecek olmamızdı. Ama birden dank etti, tam 2 hafta sonra tam zamanlı işe başlıyorum!!! Kendimi motive etmek için önümde tam 2 haftam var. Napalım buna da alışacak bünyemiz...

2 Kasım 2008 Pazar

Son 1 hafta

26 ekim 2002... İlkerle ömrümüzün sonuna kadar birlikte olmak için bir adım attık ve geçen pazar 6. yılımızı bitirdik. Onu neden çok sevdiğimi biliyorum : O, hayatta bir defa sevilebileceğne inandırabiliyor beni!!!
Neyse koca göbeğimle dans etmem zor olduğuna, hala 9 gibi sızdığıma ve içki de içemediğime göre akşam kutlaması rafa kalktı. Haftasonu kaçamağı ise seneye artık.. Yapmaktan en çok zevk aldığımız şeyi yapmaya karar verdik. YAŞASIN YEMEK YEMEK!!! Son doktor kontrolünde yediğim çok kilo almışsın fırçalarından sonra kendimi dizginlediğim 1 hafta sonrası tam bir special occasion oldu:)

Sabah erkenden Çeşme yolu üzerindeki Hanedana gittik. Emekli bir öğretmenin senelerdir işlettiği mekan muhteşem kahvaltısı ve kahvaltıda sundukları lor ve dut reçeli ile meşhurdur. Çiğ böreğinin ve et yemeklerinin de müthiş olduğunu söylerler ama ben hiç yemedim. Sonra ver elini Alaçatı, yıllar var ki gitmemiştim, trendy mekan olmadan önce lise yıllarında Denizde kalırken buraya geldiğimizi hatırlıyorum. Tabii çok değişmiş, her yer otel cafe ama dokusundan birşey kaybetmemesi yine de sevindirici.
Çeşmeye geçtik sonra, tabii daha kalabalıktı. Çarşıda adım başı ucuz kitapçı vardı. Korsan da diyemiyorsun üzerinde bandrol var, çözemedim kısacası. Masumiyet Müzesini 4 YTL ye almak işkillendirdi.
Akşam eve yorgun gelmişiz, ne güzel bir uykuydu...

Tüm hafta çalışmakla, yarım gün olan 28 ekim ile 29 ekim Dubai seyahatine hazırlanmakla geçti. Genel müdürle seyahat cidden gerilimli oluyor. Kendilerinin sağı solu belli olmadığından. Deli para verdiğimiz otelden nefret ettim. İlk gece 3 e kadar müzikten uyuyamadım, ertesi gün sabahtan akşama kadar toplantıyla ve gerginlikle geçti. Akşam Arap yemeği önerdiler, Lübnan lokantasına gittik. Türk mutfağına bu kadar benzemesi çok sevindiriciydi. Hemen herşey tanıdıktı. Dolayısı ile haftanın kaçamağını Dubai de yapmış olduk. Son gün direkt havaalanına gitmek zorunda olduğumuzdan hiç gezmedim. Ama gezmek de içimden geçmedi. Arabadan gördüğüm silüetinden ve TV den anladığım kadarıyla son derece yapmacık, yaşayan bir şehir olmaktan uzak bir yer burası. Avrupaya iş için de gitsem mutlaka gezmek için bir fırsat yaratırım. Bir şehir meydanı iki kilise görmek için can atarım. Ama Dubaide görmek istediğim hiçbir şey yoktu. Trafiği korkunç. Araba ve benzin çok ucuz olduğundan her evde 2-3 araba var. Toplu taşımacılık yok denecek kadar az. Sabah 15 dk da geldiğimiz yolu akşam 1,5 saatte alamadık. Polis, devlet memuru gibi kilit noktalarda Araplar çalışıyor, diğer herşeyi diğer ülkelerden gelen insanlar yapıyor. Nereye baksan Hintliler uzakdoğulular. Zaten nüfusun sadece onda biri yerli gerisi yabancı. Hiç hoşlanmadım ben Dubaiden. Sadece bol bol ananas yedim:)
Uçakta genel müdürle gelmekten çok hoşlanmadım, öyle tersti ki konuşmak istediğim hiçbir şeyi konuşamadım. Uçak yasağının başlayacağı Aralıktan önce bir İstanbul seyahati yapıp alıp karşıma konuşmam şart oldu.
Son doktor kontrolünde kıçını dönüp hareket etmediği için düdükcana gıcık olmuştuk. Bu arada İlkerin yengesi tekrar muayenehane açınca cumartesi sabah soluğu orada aldık. Hemen ultrasona girdik. Düdükcan coştu. Pipisini gösterdi, canlı yayında tekmeler attı, resmen kendini sapıttı. Kilomda bir değişiklik olmamış 2 haftadır hatta 1 kilo eksik bile çıktı ama düdükcan 250 gr dan fazla almış ve tam 650 gr olmuş. Bu şekilde devam ederse 3-3,5 kilo doğabilirmiş:) Gülnur teyzem bu velet çıkınca da çok hareketli olacak dedi, galiba bana benzeyecek, çünkü ilker pek sakin bir çocukmuş. Boy boy fotoraflarını çektik düdükcanın. Normal şartlarda 20-25 Şubat arası doğum tarihi çıktı, hadi hayırlısı.

25 Ekim 2008 Cumartesi

Yorgunluktan ağlamak


Seferi düdükcanın yeni durağı Nürnberg. Sadece 1 hafta önce fuara gitmeye karar verince apar topar bilet ayırttık, otel ayarladık. Çarşamba sabahın 3ünde kalkıp önce İzmir Münih yaptık sonra 4 saat havaalanında takıldık. Münih Nürnberg arası 250 km, aslında araba kiralamak mantıklı olabilirdi ama hiç bilmediğimiz için yeltenmedik. Bir otobüse bindirdiler bizi havaalanında, uçağa gideceğiz. Git git bitmiyor, sanırsın ki uçağa değil de aldılar bizi direkt Nurnberge götürüyorlar. Ama havaalanındayız hala neyseki çünkü ufak tefek uçakların arasından geçiyoruz. Derken yanımdaki arkadaş geçen yaz o pırpırlardan birine binip Atina Sakız adası arasını kellekoltukta geçtiğini anlatmaya başladı. Ama uçak acayip küçük, ben de başladım atıp tutmaya, yok bu uçak mıymış, bari zepline binseymişmiş, öyle uçağa bineceğine yüzerek gitseymiş adaya, filan filan... derken birtanesinin yanında durduk. Yok artık!!! ağzım resmen açık kaldı. Koptuk tabii, napalım çare yok bineceğiz, 1.60 lık boyumla kafam uçağın tavanına değiyor, varın boylu almanların halini siz düşünün. Bir de kanada düşmüş müyüz!! 7 numarayız ama arkalardayız, hani yani o kadar küçük bir aletin içindeyiz. Dönüş yolu için hemen bir araba kiralamayı planlamaya başladık ama fiyatları duyunca vazgeçtik. Elimizde bavullar fuar alanına gittik. Ertesi gezeceğimiz standları belirledik. Ama bir türlü nasıl otele gideceğiz bilemiyoruz. Bizi alacak Alman arkadaşın programı değişmiş, sadece tek gün fuara uğrayacağı tutmuş. Otel ucuz olsun diye dünyanın bir ucunda, metro bile gitmiyor. Trenle gitsen en az 1 saat. Sonunda metroyla merkeze indik. Yağmur da başladı inceden, dedim ki ben yorgunluktan ölüyorum hadi taksiye binelim. Allahtan süper şeker bir şoföre denk geldik, hemencecik alıp götürdü bizi. Otele gittiğimizde duş alıp saat 8 de uyudum. Hiç bu kadar mutlu uyuduğumu hatırlamıyorum. Kaldığımız otel sonbaharın etkisi ile her renk yapraktan oluşan bir örtünün altında küçücük bir misafirevi, haftasonu kaçamakları için yapılmış, buraya İlkerle gelmemizin hayallerini kurdum. İlker de ben de ayrı ayrı çok ülke gezdik, hep iş gezisi ama bunca yıldır evliyiz, ikimiz birlikte hiç yurtdışına çıkamadık. Bu yüzden gittiğim her ülkede İlkerle gitsek nasıl güzel olur hissinden kopamıyorum bir türlü. Ertesi gün ciddi bir programla tüm standları gezip 2 firma ile görüştük. Akşama kadar saatlerce yürüdük. Akşam otele geldiğimizde yine sızmıştım. Son yarım gün için karar verdik, şehri gezeceğiz. Bavullarımızı fuardaki beleş vestiyere bıraktık, metroyla tarihi dokunun bozulmadığı eski şehire indik. Yaklaşık 4 saat yürümüşüz. Nürnberg meşhur Nazi mahkemelerinin kurulduğu şehir. Kiliseler, müzeler, kütühaneleriyle bildiğimiz bir Alman şehri. Hava 8 C di. İlkerin bana palto aldırmıiş olmasına dualar ederek günü bitirdim. Yine bir pırpırla dönüş, havaalanında alınan freeshop siparişleri ve İzmir uçağı ile dönüş. Ertesi gün hala ayaklarım sızlıyordu. Bu kadar yürümenin zararlı olduğunu biliyorum ama insan bazen hamile olduğunu unutuyor.
Dönüşte sadece 3 gün işe gidip, stresli saatler ve uzun mesailer geçirip perşembe bu defa İstanbula gittim. Ertesi günün toplantısına hazırlıkla geçen günümün sonunda Elvan ve Tuba ile buluştuk, Kırıntıda saatlerce sohbet ettik. Cool teyze Tuba Baby GAP ten düdükcana 2 takım pijama amış, inanılmaz şirinler. Karnımın iyice büyümüş olması kızların acayip ilgisini cezbetti. Milletin şaşkın bakışları arasında iki yanıma oturup düdükcanın hareketlerini hissetmeye çalıştılar, elleri karnımda. Eskiden hamile kadınların göbeklerine kamu malı muamelesi yapıp elini koyanlara acayip kıl olur, hamileler nasıl izin veriyor diye şaşardım, ama öyle değil işte rahatsız olmak bir kenara müthiş keyifli geliyor bana. Ertesi gün toplantılar sabah başlayıp akçam bitti. Sabiha Gökçendeki biletimi Atatürke aldırdım, önce bostancıdan deniz otobüsüne sonra taksiyle havaalanına yetişip eve döndüm. İlker beni havaalanından aldığında yorgunluktan resmen ağlamak üzereydim. Yazık ki cumartesi de işlerimi bitirmek için birkaç saatliğine ofise uğradım, ama tam anlamıyla mesai oldu. Genel müdürle saatler süren telefon görüşmesi, işleri yetiştirme stresi derken sonunda ofiste yorgunluktan hüngür hüngür ağladım. Eve akşam döndüğümde yığılıp uyuyakaldım. Güya Güzelbahçeye balık yemeye gidecektik, tabii sattık hemen zeynepleri akşamı evde geçirdik.
İlker ne zamandır Düdükcanın hareketlerini farketmeme acayip kıl oluyordu, kıskançlık top yapmıştı. Bilgisayarda dvx izlerken kaykılmışım, göbeğimi de açtım, gayri ihtiyarı okşuyorum, birden gözümle bir hareket seçtim. Aaa dedim ilkere artık hareketlerini görebiliyorum. Yok artık oldu ama sonra 10 dakika ben hiç kıpırdamadım ve o da gözlerini karnımı dikip bakınca hareketleri gözüyle gördü. Harikaydı, artık kıskanmıyor beni :)

9 Eylül 2008 Salı

Canlarımla İstanbulda

Geçen hafta bir akşam, hani deli gibi şimşeklerin çaktığı sabahın akşamı, Gizem ve Rana ile buluştuk. Kordonda Pepe Rosso diye bir café'de yemek yedik. Bira patates Kordon konseptinden çok farklı bir yer. Daha çok Reci's tarzı. Yemekler çok iç açıcı değildi ama tatlılar süperdi. Tabii ki benim düdükcandan, ona isim bulmalardan, burçlardan, yaz tatilinde yaptıklarımızdan, kitaplardan sohbetler ettik. Erken buluştuk diye erken dönerim diyordum, nerdeyse 11 olmuş geldiğimde. Dönüş yolunda Gizemle bir konuda hemfikirdik: Bu facebook olmasa birbirimizi bulmamız mümkün olmayacaktı, yıllar sonra tekrar birbirimizi tanıma fırsatımız oldu ve de paylaşma...
Sonra deli gibi perşembe-cuma günleri gireceğim toplantıların yapacağım sunuşların hazırlığı ile geçti.
Bu defa İstanbul seyahati haftasonuna gelince, İlkeri de kafaladım, benim millerden ona da beleş bilet aldık, doğru İstanbul. Elvancığım benim için cumartesi olan Antalya biletini pazartesiye atmasıyla sulu gözlülüğüm tuttu yine. Zaten ota boka ağlar oldum. En kötüsü ütü yaparken seyrettiğim Beauty and the Geek programında elenen Geek'in partneri için "onu kardeşim gibi sevdim" demesiydi. Böyle saçma birşeye ancak hamileler ağlar!!!
Perşembe çok yoğundu ve Elvanın şirkette servisi beklerken sohbete dalıp kaçırmamız başımıza son yıllarda gelen en anlamsız hadiseydi. Akşam evde İlkerle buluştuk, deliler gibi hamburger yedik, üstüne de dondurma!!! Antiparantez sadece 2 haftada 1,5 kilo almışım, bugün nasıl oldu diye kendi kendime soruyordum, şimdi yazarken farkettim, hamburger menü+dondurma üstüne de uyursan çok normal!!!
Hayatımda Cuma kadar korkunç başka bir gün yaşamadım. Etkisi pazartesi de dahil 3 gün üzerimdeydi. Sabah 9 da ilk toplantıya girdim, 2 saat kadar sürdü, diğer firma 2 de gelecek dinleneceğim diye sevinirken, erken geleceklerini söylediler, hemen diğer toplantıya girdik ve nerdeyse 3 te bitti. Hamileliğim süresince hiç bu kadar uzun süre aç kalmamıştım. İki toplantının değerlendirmesi diğer bir toplantı halinde öğle yemeğinde yapıldı. Sonra aramızda tekrar toplandık, değerlendirmeler devam etti. Son olarak bir projenin maliyetleri konusunu konuşmak üzere başka bir toplantıya girdik. Bu arada Elvan benden ses çıkmayınca merak edip bizim şirketi aramış:)Son toplantının yarısında arkadaşımın servisine yetişeceğim diye resmen kaçtım. Feci bir trafik ama akşam kızların geri kalanı ile buluşacağız yani yorulmak yok!!!
Kısaca, İTÜ Makina Fakültesinin içinde Vakfın bir kız yurdu vardır. Fakülteye girdiğim yıl benim gibi makinacı Elvanla tanıştık aynı odaya düştük, Tuba ile Gülayşe başkaları ile oda arkadaşıydı, bu ikisi aynı zamanda İlkerin sınıf arkadaşı olurlar. Sonraları kader bizi aynı odada birleştirdi, şimdi 12 senelik harika bir dostluğumuz var. Cuma günü İlkeri kendi arkadaşlarına gönderdik, biz Bebekte Kitchette'de buluştuk. Bebek'in ortasında bir vaha gibi, saatlerce oturduk hiç sesleri çıkmadı. Ama oraya gelenler Reina'ya gider gibi giyinmiş, gözlerimizi alamadık:) 11 buçuk gibi ayrılırken hala sıra bekleyenler vardı. Ramazan Bebek camiasına hak getire. Neler konuşulmadı ki? Gülayşenin verdiği kilolar, Tubanın 1 buçuk yıllık Londra macerası, Elvanın işyeri, benim Düdükcan, İzmirdeki yeni hayatımız... Yeni gelişme Elvan İzmirde de iş arayabilir yani buraya taşınabilir, ne harika bir rüya birkaç yıl aradan sonra yine dipdibe. Elvan bu atağı ile düdükcanın en sevdiği teyzesi olmaya aday, Tuba "cool teyze" imajını Baby GAP'ten bir koli cici ile pekiştirmeyi seçti. Gülayşe ben ne yapacağım derdine düşmüşken "en güzel teyzesi" olma kararı ile geceyi kurtardı. Ama düdükcanın ilk hediyesi Bebek günlüğü ile Elvan olaya noktayı koydu. Günün galibi o!! Acayip sevimli birşey. En arkasında küçük bir kutu var, oraya sevdiği bir oyuncağını, patiğini koyabilirsin ve düdükcan büyüdüğünde bu günlüğü okuyabilir.
İlkerin İstanbula gelmesinin en önemli sebebi yeme içmeydi. Sabahtan Beyaz Fırına gidilecek, öğleden sonra Kırıntıda T-bone steak yenecek. Sonra başka birgün mutlaka House Cafede naneli limonata içilecek. Hepsi yapıldı. İstinye Park'a gittik, en üstteki arabaları görünce dibimiz düştü, o kadar Porche'yi bir arada görmemiştik.

Bonustaki puanlarla sonunda D&R dan Hamilelikte Yoga DVD sini aldım. Geçen randevuda doktor egzersiz için 1 ay daha beklememi istemişti o sebepten henüz başlamadım ama DVD yi baştan sona izledim. İyi bir çalışmaya benziyor, hem blogger arkadaşım Yeşim de önermişti. Haftaya doktor kontrolünden sonra başlıyorum.
Bir İstanbul haftasonu böyle geçti, ne güzeldi, İstabulu çok özlemiyorum da arkadaşlardan ayrı olmak koyuyor. Elvan tek çocuk, bir ara biz kardeş gibi mi olduk diyordu, bilmiyor kardeşliği çünkü. Dedim ki bizimki çok başka birşey, kardeşlikten de öte. Kardeşini seçemezsin, normalde anlaşamayacağın biri bile olsa kardeşin ya koşulsuz seversin. Ama dostluk öyle değil, sen seçiyorsun, çocuk gibi işliyorsun, şekil veriyorsun ilişkine, daha fazla emek, daha farklı bir duygu. Ne kadar uzak kalsan da, bir araya geldiğin gün sanki son görüşün dünmüş gibi kaldığın yerden devam ediyorsun.

29 Ağustos 2008 Cuma

ah tatil ahhh

Geçen cuma doktor randevusu 17:00 de olmasına rağmen benzin alacağım derdinden 16:00 da yola çıktım, hatta ilker boşuna erken çıkmışsın dedi. Neyse dedik, bekleriz doktor dedeyi. Laylaylom giderken ilker aradı, 15 dakikadır Karataşta yol sıkıştı, hareket etmiyor kaza var galiba dedi. Ben rahat gidiyorum dememe kalmadı Arkas'ın önünde benim yol da tıkandı. Sanki bütün Alsancak yollarına bir haller olmuş giriş mümkün değil. Aklıma bomba gibi kötü kötü fikirler geliyor ama kondurmamaya çalışıyorum. Neden sonra İlker aradı, bombayı patlattı. Fuar Açılışı!!! Buyrun burdan yakın. Hadi benim yolum biraz daha iyi, park yeri de buldum, tam 17:00 de hastanedeydim, ilker ne ileri ne geri, yerinden kıpırdayamıyor. Bizden sonra randevu varsa, bizi ileri atmalarını rica ettim ama mümkün değil, son randevu bizimki. Zavallı kocam sonunda 17:30 a doğru geldi, allahtan doktor dede de geç geldi, cümleten muayeneye girebildik. İyi haber! artık sıkışık gelmeme gerek yok. İlker her randevu öncesi "sıkışık mısın?" diye beni sıkıştırıyor, daha da çişim gelmesine neden oluyordu, artık rahatım.
Düdükcan 6,5 cm olmuş. 12 haftalık için normal görünüyor. İkili tarama testi için düdükcanın her tarafı ölçülüp biçildi. Benden kan alındı, oynak damarım yüzünden nerdeyse ağlayacaktım. Hemen yoga egzersiz yapabilir miyim diye sordum, 4 hafta sonra dedi, ne olur ne olmaz diye. Bana sorsan bugün maratona çıkarım canavar gibiyim:)Cinsiyetini sorduk, birşeyler gördü ama emin olmadığı için yine sonraki randevuya bıraktı. Dolayısı ile 16. hafta randevumuz epey heyecanlı olacak:)
Doktorun tartısına göre hamile kaldığımda 51 kg iken şimdi 52,750 olmuşum. Ama kayıtlara 53 olarak geçti ki benim çok kilo aldım tantanası boşunaymış. Bundan sonra da dikkatli olmak lazım ama 3 ay için 2 kilo iyi sayılır. Tabii bunu kutlamak için Burger King'e gittik ve Whooper mideye indi. Düdükcan bile mutlu oldu kanımca:) yada sadece ben kendimce aldığım kalorilere teselli arıyorum. Aslında Alsancakta yemeğe mecburduk, çünkü mahsur kaldık. Lozan meydanı açılış bandosu sebebi ile kapatılmış, etrafındaki tüm yollar iptal, dedik ki önce ilaçlarımızı alalım sonra birşeyler atıştıralım. Ablamlar da yazlığa gitmek için beni bekliyorlar. Epey geç kaldık. 2 saat oyalandıktan sonra polisler 8 gibi açılış bitecek deyince iki araba önlü arkalı arka sokaklardan 45 dakikada eve vardık. Bavulumu hazırladım, ablamlar beni aldı, yazlığın serin kollarına bıraktı. Tabii sızdım yorgunluktan.
Bizim yazlık Gümüldürde, çoğunlukla yazlıkçıların emeklilerin tercih ettiği bir belde. Öyle aman aman sosyal aktivite bekleyemezsin, tek artısı Kuşadasına yakındır, yemeğe, gezmeye gidersin. Ben doğduğumdan beri ordayız, denizi muhteşem tertemiz, çocukken çok severdim arkadaşlarım var, sonraları aktivitesizlikten sıkıcı olmaya başladı. Şimdi dinlenmek için gözümde tütüyor. Taptaze bir hava, gece yatağından yıldızları seyreder uyursun, sabah taptaze bir serinlikle uyanırsın. Bütün çocukluk arkadaşlarımı görüyorum gittiğimde, hepsinin çocukları oldu bile. Duruyla oynuyorlar, yeni bir nesil daha orada büyüyor.
Teyzem bu yıl oradan ev aldı, nasıl sevindik, çat kapı biraradayız. Hep tanıdık simalar, çocukluğumdan bahseden komşular, insan kendisini evinde hissediyor.
Cumartesi günü kötü bir haber aldık, su kesintileri ve gece belirli saatlerde yüksek debide su verilmesi teyzemlerin evine su basmasına sebep olmuş. Apar topar İzmire döndüler, Zühre ablamla Nil bize kaldı. Nil inanılmaz bir bebek. Erkekleri kesinlikle sevmiyor, öpmek isteyenlere kafa, tokat, tekme dalıyor. Bir de Duruyu hem seviyor, peşinde Dudu diye sayıklıyor, hem de ara sıra patlatıyor bi tane. Duru da çok büyük değil ki 7 yaşında kızıp o da bi tane patlatır diye ödümüz patladı:) Ama neyseki Duru acayip sakin çıktı.
Nilin taptığı tek insan ablam oldu. Kucağından hiç inmedi, bu da Durunun artık tek olmadığı gerçeğini kendisine hissettirdi. Annesini paylaşmak zorunda olmanın ne olduğunu anladı. Bizim düdükcan gelince neler olacak çok merak ediyorum. Zühre ablamla bol bol denize girdik, yürüyüş yaptık, sohbetler ettik. Ne güzel bir gündü ama pazar günü dönmesi gerekti.
Yazlıkta bol bol taze sıkılmış şeftali suları, sebze yemekleri (ah bamya..), meyvalar yedik düdükcanla, bol bol yüzdük, saatlerce yürüyüş yaptık. Hergün az da olsa öğlen uykusu uyuduk. Çalışırken hamilelik ne zor, öğlen uykusunun tadı ne güzelmiş meğer. Aklım emektar Bisan'da kaldı ama binmek yasak tabii. Nilin kıskançlığını ve de yokluğunu biraz olsun unutturabilmek için annem Duruya nişanlığını, eski tüllü sabahlıklarını çıkardı, duru sahneden hiç inmedi.
Durudan kalan bebeklik kıyafetlerine baktık, aralarından en güzellerini seçtik, şimdiden düdükcanın cicileri hazır. Sonra en çok sevindiğim puset ve bebek yatağı oldu. Bebek yatağı böyle cibinlikli tekerlekli sepet gibi birşey. Hem kendi odanıza alabiliyorsunuz hem de öyle uzun uzun yatamıyor içinde, dolayısıyla kullanım süresine görece epey pahalı birşey. Krem rengi tüllerini kuru temizlemeye vereceğiz, işte bitti. Ayrıca süper bir pusetimiz oldu. Annem döşemesini yıkadı, yepyeni oldu. Şimdi artık İlkerin hayalindeki o çok pahalı 3 tekerlekli arabayı almak için bütçemizde yer açabiliriz
Bol bol okey oynadık, sanırsam benim düdükcan kumar masalarında doğacak. Pazar yerinden 4 tane kitap aldım, artık kitap diye sayıklamayacağım.

İlker hasretime dayanamayıp Salı günü geldi, şok oldum. Sonraki akşam ablam ve Duruyu da alarak İzmire döndük, kendimi müthiş dinlenmiş hissettim. Dönüş yolunda gayri ihtiyari CD de Şebnem Ferah çalmaya başladı. Sil Baştan şarkısı. Birden Duru hüngür hüngür ağlamaya başladı. Ne oldu, diye şokları yaşarken itiraf etti. Şarkı çok dokunmuş. Ya sen daha 7 yaşında bir veletsin, ne anlarsın şarkıdan, ama ağlıyor tutamıyoruz, burnunu çeke çeke "oh ağlayayım da biraz rahatlayayım" diyor. Koptuk gülmekten, hemen hastası olduğu Demet Akalın'dan şarkılar çalıp ortamı dağıttık.
İşe gelmek çok koydu, ayrıca 1 hafta yerine 3 günlük tatili sırf "nasıl olsa perşembe geliyor" diyerekten ofisten beni aramasınlar diye almıştım ama geçen tatilden pek farklı olmadı, yine telefonlar susmadı. Neyse yapacak birşey yok, en azından dinlendim.
Hastaneden ikili tarama testi sonuçlarının çıktığı haberi gelince doktor dedeyle görüştüm. Herşey mükemmelmiş. Derin bir oh çektim. En azından ilk aşamayı atlattık, şimdi sırada üçlü tarama testi var, umarım olmaz ama amniyosentez var, bir süre bu heyecanları çekeceğiz artık.
Olsun yeter ki düdükcan sağlıklı olsun.

10 Ağustos 2008 Pazar

Seferi Düdükcan Milano'da

Milano seyahatine eğitim olması açısında özellikle gitmek istiyordum. Ama sabah bulantılarının artacağı bir döneme geldi diye tereddütteydim. Hatta birlikte gideceğim arkadaşlarıma ben gelemeyebilirim bile demiştim. Ama gel gör ki, 4 kişiyiz, ikisi ingilizce bilmiyor ve dili olan diğer arkadaşın vizesi çıkmayınca iş başa düştü. Bu arada genel müdüre hamile olduğumu söyledim. Hani bekar ve çocuksuz biri olduğundan halden anlamayacağını biliyordum da daaan diye "doğumdan sonra işi bırakmayı düşünüyor musunuz?" diye sorması şok etti. bendeki iş yükü o kadar fazla ki kime neyi kaktıracağını düşündü herhalde:)
Neyse... eğitim benim için çok yorucuydu, çünkü;
1. İzmirden aktarmalı uçuş yaptım, saatler sürdü.
2. Dil bilmeyen 2 arkadaşıma tüm eğitimi çeviri yaptım.
3. Düdükcan öğleden sonralarımı uyuyarak geçirmemi uygun gördüğünden mütemadiyen 2-3 arası nerdeyse baygın geziyorum
4. İzmirdeki projenin otomasyon sıkıntısına çare bulmaya çalışmak saatlerimizi aldı.

İlk gün havaalanından akademiye gitmek saatler aldı. Meğer akademi de otelde Milanonun dışındaymış. Normal catering ayarlanırmış biz 3 kişiyiz diye bir lokantayla anlaşmışlar her yemeği orda yedik. İlk gün, öğlen oturduk masamıza hemen şarap kadehleri önümüzden kalktı. Raviole de dahil olmak üzere sadece deniz ürünleri yedik. Benim de dikkatimi çekti ama özellikle şarap içemediğimden çok oralı olmadım. Akşam aynı lokanta ve benzer menü ile şarap teklifi gelmeyince, iyice kıllandık. Akademini bıcır asistanı Lauraya sordum. Meğer biz müslümanız diye sadece deniz mahsülleri söylemişler. Tamam domuz etine alışkın değiliz de şöyle bir bifteke de kimse hayır demez. Hele bizim çocuklar şarap diye kuduruyorlar.
Ertesi günden itibaren her yemeğe şarap dahil oldu ve de kırmızı et. Eğitmenin de 25 günlük bir kızı varmış. Tutturdu bana şarap iç diye. Diyorum ki alkol yasak kardeşim, yok diyor benim hanım 9 ay içti, demir var şarapta çok faydalı mutlaka içmelisin. Kıllık da yapmak istemiyorum diye 1-2 yudum aldım, nefisti:)
İkinci gün tüm gün eğitimin ardından elimize bir metro haritası aldık, sorduk soruşturduk. Alışveriş mekanına yönlendirdiler, bir de katedrale. İçim gidiyor ama alışverişe yanaşmıyorum. Benim bedenim değiecek bakalım seneye giyebilecek miyim aldıklarımı? Sonra bebeğin cinsiyeti bile belli değil, ne kıyafet alınacak? Arkadaşların çocuklarına hanımlarına birkaç birşey alıp Kathedrale gittik. Milano'nun görülecek tek yeri burasıymış. Tek kelimeyle dibim düştü!!! Bizim camiler filan ne ki adamlar bina üstüne hikaye inşaa etmiş. Manyaklık işte!!
Binlerce heykele ne gerek var? Bir de derler ki Milano'da pek birşey yok, siz gidin Romayı görün. Ben işte Romayı düşünemiyorum. O gün tam 4 saat yürümüşüz. İşin kötü tarafı dönüşte otelin metronun çok yakınında olduğunu söylemişlerdi, yarım saatten fazla aradık bulamadık. Ben artık bir lokantaya girip taksi çağıralım diye tutturmaya başlamıştım. Yorgunluktan yemek bile yiyemedimYemek deyince aklıma geldi, akademinin anlaştığı lokanta tam bir İtalyan lokantasıydı. Muhteşem makarnalarını anlatmaya gerek yok da bir tanesi çok ilginçti.
.
Garson bir servis masası ile yaklaşık 50 cm çapında bir permasan peyniri ile domates sosuyla pişirilmiş penne makarna getiriyor. Peynirin ortası tabak gibi oyulmuş, içine biraz alkol döküyor, sonra ateşe veriyor peyniri ve peynir eriyor.
Akabinde sıcak makarnayı ilave edip iyice eriyen peynire buluyor. Muhteşem bir görüntüydü.
Makarnadan bay gelince risottoyu önerdiler. Ben daha önce hiç yememiştim. Pilav diye geçme çok ciddi bir pişirme prosedürü ve ustalık gerektiren bir usulü varmış.
Önce bir tür etli sulu çorba hazırlanıyormuş. Diğer tarafta sebzeler soteleniyormuş. Pirinçler ve kremali et sulu çorba ilave edilip az bir süre pişiriliyormuş. Gerçekten çok lezzetli bir yemek. İnsan yemeklerini ,şarabı tadınca İtalyada yaşayabilirim diyor. Ama insanları yazık ki bir Akdeniz ülkesine göre çok soğuk. Ben daha dost canlısı olmalarını bekliyordum.
Sonunda aktarma uçuşları ile İzmirime varabildim. Elim kolum makarna paketleri dolu. Bak kaç zaman oldu daha pişirmedim o makarnaları, öyle çok yemişim ki oralarda hala tezgahın üzerinde duruyorlar.
Bir süreliğine seyahatlere ara verdiğimi düşünürken İtalyadayken aldığım mail ile pazartesi İstanbul yolcusu olduğumu öğrendim. Düdükcanın görmediği bir orası kalmıştı!!!

6 Ağustos 2008 Çarşamba

Leylek leylek havada

Tatilde serin sularda kulaç atarken tepemizden iri kanatlı bir leylek geçti. Tamam dedim, bu aralar gör dötüm yollar...

Tatil dönüşü tek bir gün işe gittim. İşler yığılmış tabii, akşam 9 a kadar ofisten çıkamadım. Ertesi gün Almanyaya gittim. 3 günlük seyahatin eğlence ile alakası yoktu ama berbat Allendorf köyü yerine Franfurtta toplantı ilaç gibiydi, hiç şikayet edemem.
Düdükcanın uyumlu bir velet olacağını düşünüyorum. Uçağa bineceğim sabah hariç hiç midemi bulandırmadı. Ona da çözüm buldum gibi. Kalkar kalmaz 2 tuzlu kraker üstüne 15 dk daha uyku, sonra hiç bulantı kalmıyor. İlker verdi bana bu aklı, biryerlerde okumuş.

Frankfurt gündüzleri milyona yakın kişiyi ağırlarken gece sadece 60.000 kişinin ikamet ettiği bir ticaret ve finans şehri. Main nehri boyunca yürüyüş yapanları, bisiklet binenleri görünce ah dedim insanlar ne insanca yaşıyor bazı medeni memleketlerde. Her yer müze, her yer yeşil...
Yemek yediğimiz yerler ilginçti. İlk akşam geleneksel bir lokantaya gittik. Göt göte oturduk, elma şarabı vardı. Sirke gibi kokuyordu, kimse alınmasın. Hamile olmasam da içmezdim herhalde :) ama menü müthişti. Sadece domuz eti vardı. Hadi biz alışkın değiliz yemiyoruz mereti, ee peki garibim vejeteryanlar napıyor bu memlekette? Meğer Avrupa genelinde vejeteryanlık trend olduğu için sadece onlara hitap eden lokantalar pek pahalı oluyormuş. Canım Türkiyemde bir zeytinyağlı menüsü seçtin mi canavar gibi yersin sebzelerin her türlüsünü. Öyle kokoş vejeteryan lokantasına ihtiyaç bile hissetmezsin. Ben o akşam tavuğa da razıydım da et namına yenebilecek hiçbirşey olmadığından haşlanmış patates yanına krem peynirle akşamı geçirdim. Erkenden otele kaçtım, nasıl uyumuşum:) Ertesi gün tüm gün toplantıda geçti. Akşam gruptan sadece 2 kişi kalmıştık, erken bir akşam yemeği üzerine biraz alışveriş yapar mıyım dedim. Meğer dükkanlar 7 dedin mi kapanıyormuş. İnanılmaz birşey, hava bile kararmıyor. Yemeği 30 yıldır hizmet veren bir gay barda yedik. Adı Grossenwahn, çok çılgın gibi bir anlamı varmış. Gerçekten öyle. Duvarlarda feminen yazılar, kadın ağırlıklı afişler... Üniversitedeyken Beyoğlunda Alman Biraevi diye bir mekana takılırdık. Süper müzik yapan bir grup vardı. İşte mekan aynen oraya benziyor, sadece burada yemek yiyebiliyorsun. Menüsü elle yazılmıştı ve İngilizcesi yoktu, sebebi menünün hergün değişmesiymiş. Sade ama her türden nefis seçeneklere sahipti. Ben pesto soslu spagetti yedim. Herhangi bir restoranda yememiş olmama rağmen evde kendimce deneyip çok beğendiğim bir tarif vardı. Ama aklımda hep acaba gerçekten pesto sos böyle mi oluyor sorusu!! Yanımdaki İtalyana tattırdım, usulüne uygunmuş. Derin bir oh çektim, içgüdülerimle doğru tarifi deniyormuşum meğer. Yine tanımadığımız insanlarla aynı masayı paylaştık. Bir de Almanlara soğuk derler, her daim dipdibeler.
Ev sahibi Robert bize yemek sonrası kısa bir şehir turu yaptırdı. Müzeleri, katedrali, 2. dünya savaşında yerle bir olduktan sonra aslı korunarak yapılan meydanı gösterdi. Ufak ama şehrin havasını koklamak açısından güzel bir turdu. Zaten iş seyahatine gidip de fazlasını beklemek iyimserlik olurdu.
Son gün gördüğüm tek şey havaalanı oldu. Aktarmasız İzmir uçuşu pek yormadı aslında sadece Almancıların kalitesizliği her noktada kendini gösterdi. Yüzlerce bavulla ve sürü halinde seyahat etmelerinden tutun da yanımdaki türbanlı din gösterişçisinin gereksiz kibarlığına kadar yolculuğun bu tarafından hiç hoşlanmadım. Evet gösterişçi!! Sanki kıbleyi biliyormuş gibi oturduğu yerden namaz kılması, ne yapıp edip yanındaki delikanlıyı arka sıraya gönderip yanına yaşlı bir teyzeyi oturtunca rahatlaması, islami usullere göre kesilmemiştir diye verilen tavuğu dahi yememesi bir de üstüne Kur'an-ı Kerim açıp okumasına gösterişten başka bir anlam yükleyemedim! Tabi benim de Soner Yalçın'ın "Siz Kimi Kandırıyorsunuz!" kitabını açmam tam bir ironiydi.
Bu arada kitap süper. Tatildeyken almıştım ve inanılmaz sardı ! 1 haftada bitirdim. Tarihin tozlu raflarına el atıyor yine ve üzerindeki sis perdesini kaldırıyor. Bunları ve benzerlerini okumak lazım ki üzerinde yaşadığımız coğrafyanın bize öğretilmeyen tarihinden kendimize dersler çıkaralım.