Yazılar posta kutuna gelsin mi?

günlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
günlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Nisan 2011 Cuma

Kısa kısa ... çok kısa ...

Geçende “Bir Kadın bir erkek” dizisine rastladım. İlker yatağa gitmiş olmasa uyandırıp zorla izletecektim. Acayip komik bir bölümdü. Zeynep karakteri aynı ben, bazen kendimi cidden onun kadar sığ hissediyorum. Hiçbir zaman derin, anlaşılmaz, gizemli, ağırbaşlı bir kadın olmadım zaten, o sorun değil de Zeynep’in sığlığında bir komiklik var, sıcaklık var, kendimden bir şeyler var o tiplemede. Neyse çok güldüğüm bölümde Zeynep fotoğrafçılığa merak salıyor (Allah Allah kime benziyor:) Daha komiği Ozan’ın olur olmaz ev hallerini çekip bir de blog açıp bir de bloga koyuyor. İlker’le ilgili çok pis fikirler verdi bana : )

Ev dekorasyon çalışmalarına başlamam yakındır. Mevsim geçişlerindeki dellenmelerim yine karnımda kelebekler uçuşturmaya başladı. Dokuz sene oldu evleneli, İstanbul’da bir başımıza çocuk aklımızla seçtiğimiz eşyalar dökülüyor artık. Nevresimler erimiş, Ayşe teyze cırtı oldu.Ee Ace kullanmazsan! Günlük kullandığımız yemek takımlarının desenleri kaybolmuş, hatırlamıyorum, çiçek mi vardı böcek mi? Çatal kaşık takımının plastikleri kırıldı, derme çatma, bardaklar bulaşık makinası lekeleri dolu… Arca sağ olsun yatak da zıplanmaktan çöktü. En çok da balkona takığım, balkon mevsimi gelmeden el atmam lazım.

Yeliz kıza yeniden çeyiz düzeceğiz bu gidişle!

Ben bütün alışveriş, fırsat sitelerine üyeyimdir, her gün yüzlerce mail gelir, hepsi başka bir klasörde toplanır. Çoğuna bakamadan hop kampanyaları biter zaten. Şimdiye kadar bir defa ilk heves bir cüzdan aldım, bir defa Topolino fırsatı yakaladık, burnumuzdan geldi, bir defa da birileri hatırlattı, fotoğrafçılık kursuna indirimli dahil oldum. Başka da bir alışverişim olmamıştı. Kendimi tuttuğumdan mı? Yoo, sadece çok cimriyim, hepsine bir kulp bulup satın almıyorum. Neyse aylar sonra ilk defa nevresim takımı aldım, bakalım nasıl olacak? Şimdiden dekorasyon yönünde bir maddenin üzerini çizebilirim.

Cuma güzeldir, candır neşedir. Güneş yüzünü göstermeye başladı, benim dilek ve şikayet kutumdan bir şikayet eksildi bile : )

Ve hayatımda çok küçük bir sayfa kapandı… Tazelenmiş, temizlenmiş, yenilenmiş, enerjik hissediyorum kendimi ve bir defa daha hayatın bana sunduğu fırsatlar için şükrediyorum.

20 Nisan 2011 Çarşamba

Dilek ve Şikayet Kutusu

Bahar gelsin! Yetkili makamların mevsim normallerinin altında seyreden hava koşullarına acilen müdahale etmesini bekliyorum. Görev başına! Yol boyunca eşlik eden mimozalarla kimse kandıramaz beni! Benim içim üşüyor. Baldır-ı çıplak gezmek istiyorum. İliklerim ısınsın istiyorum. Güneş istiyorum yav!!

İşlerimin yoğunluğundan şikayetçiyim. İş olsun çalışalım tabii de, her gece dükkan açmaktan gece ikiden önce yatamamaktan şikayetçiyim.

Sonra zamansızlıktan şikayetim var. “Her işe yetişeyim” olayını aştım artık, en azından bazı işleri tamamlayayım istiyorum. Misal, akşam yemek yemişiz sofra dağınık, tamam sorun değil. Bakıyorum Arca oyuncaklarıyla oynuyor, hadi zamandan kazanayım diye iki tabağı makineye koymaya çalışıyorum. Derken Arca çağırıyor, kitap okurken, hop mıçını dönüp başka bir kitabı ayıcığına okuyacağını söylüyor. Eh iyi hadi çamaşır atayım makineye diyorum. Derken tam çalıştıracağım, hop bu defa İlker çağırıyor. Arca tekrar çekiştiriyor “babayla konuşma!” Peki sarılıp öpüşüyoruz, arkasını dönünce ıslak çamaşırlar aklıma geliyor, hadi asayım derken Arca olaya dahil oluyor, bütün sepet aşağı iniyor. Düdüğün aklına suyla oynamak geliyor, iyi on dakika dinleniyorum, başındayım, zira ne halt edeceği belli olmaz. “Gözüm üzerinde, havuz yapma” diyorum (lavaboyu tıkıyor sonra sular taşıyor, buna izin yok, biliyor ama yine de yapıyor) “Mutfağa git anne!” böylece rahatlıkla yasakları delecek! Hadi üst baş değiştiriyoruz, bakıyorum kirlileri artmış, bir posta da onları yıkayalım diyorum, ama bir öncekini çalıştırmamışım ki! Döndüğümde bütün kitaplığın yerde olduğunu görüyorum. Sonra bütün oyuncakların… Yatma vakti geliyor. Bir saatlik debelenmenin sonunda uyuyor. Ve bilanço… Mutfak dağınık, hiçbir çamaşır yıkanmamış, eskiler asılmamış hatta sepetteki temizler etrafa saçılmış, bütün banyo su olmuş, kitaplar zaten yerde… Bu arada banyo yapmam, dükkanı açıp iki maile cevap yazmam gerek. Bu süreçte İlker de koltukta sızdığından dolayı destek almak mümkün değil. Yani evet zamansızlık en büyük sorunum bu aralar.

Hafta sonlarının üç güne çıkarılması için nereye dilekçe vereceğiz? Ben çok ciddiyim. Nankör bir “cumartesi çalışmayan” insan olarak hafta sonlarının arttırılmasını istiyorum! Bu hafta Cansu’nun doğum günü partisi, Kitap fuarı, eve alınması gereken kap kacak, yatak vs.. alışverişi, Duru ve ablamı görme planları, Gamze gelmiş Ege’nin annesi, görebilir miyiz acaba telaşı, İzmirli annelerin 23 Nisan eğlencesi… Hangisini yapacağız?

Arca’ya doğum günü partisi yapabilmeyi diliyorum. Bir kutu parti malzemesi kargodan geldiğinden beri açılmadı. Şöyle coşmacalı bir parti yapamadım bebeme, halbuki iki yaş için çok eğlenceli parti planlarım vardı. Haftaya belki?

En çok da sağlık diliyorum, sağlık olmadan hiç biri olmuyor tabii ki… Olumlu sonuçlar, mutlu başlangıçlar… Olumsuzlukları tümden ardımızda bırakmak… Zor bir tecrübeydi, geçti, diyebilmek….

16 Nisan 2011 Cumartesi

Mucize beklersin

Arca geceleri yanına gidesin onunla uyuyasın diye zırt pırt uyanır, süngün düşer ve kıvrılırsın yanına, nasıl olsa kalkacaksındır üç beş dakikaya…

Öyle olmaz tabii ki sabahlarsın iki büklüm üşümüş kanın çekilmiş. Bıkarsın her sabah üşüyerek uyanmaktan ama yine hemen her gece aynı sahne tekrarlanır.

Sonunda ömrünün en çok hastalandığın yılını geçirirsin. Üşütmek kronikleşir. Ve nihayet sesin kısılır, konuşamaz olursun. Mucize beklersin, o küçük Umca şişesinden medet umar, 30 damla pıt pıt bardağa düşerken “geçen seferi atlattım yine atlatırım” dersin.
Dedim ya mucize beklersin.

Akıllanmazsın ama mucize beklersin.

Daha çok yazmak istersin, daha çok okumak istersin.

Arkadaşlarına daha çok zaman ayırıp ara sıra aramak sormak istersin. Deniz’in yeni evine ziyarete gitmek istersin, karşı komşunun çocuğu yürüyecek, doğum tebriğine gitmek istersin, atlayıp İstanbul’a gitmek istersin ama sadece gezmek için istersin, zamanı ekler toplar tutturamazsın.

Her gece Arca uyuduktan sonra dükkanı açmayacağım, film izleyeceğim, kitap okuyacağım dersin, beceremezsin.

Yirmi dört saatin otuz saate çıkmasını dilersin, mucize beklersin.

Bık bık bık kilo vermem lazım, dikkat etmem lazım dersin, dersin ama yemeklere salata ilave etmekten başka bir şey yapmazsın.

Gecenin bir vakti ex aşkın Nutella ile yasak ilişkiye girersin.

Sonra da baskülde istediğin rakamları görmeyi beklersin.

Mucize beklersin...

Daha çoook beklersin!

14 Nisan 2011 Perşembe

Hatalıysam…

Evet itiraf ediyorum, hatalıydım, dün gün boyu hatalıydım.

Sersem lodosun fink attığı o saatlerde Konak Meydanında uçacağıma ofiste çalışmalıydım. En azından kuş yuvası saçlarımı toplamalıydım ki iyice kabarmasınlar.

Evet hatalıydım, pis parmaklarımla lenslerimi kurcalamıştım ve doktor lens üzerindeki parmak izlerini gördü. Aslında geyik bir doktorum var, sadece özel sağlık sigortasına lensleri kaktırmak için 6 ayda bir gidiyorum, hoşbeş ediyoruz, lenslerimi alıp çıkıyorum. İlişkimiz tamamen çıkar üzerine kurulu. Lensler gözümdeyken yaşadığım hadiseyi de büyük hata olarak tanımladı, ciddiyet ceketini geçiriverdi sırtına. Sonra muayene etti. “Nasıl ya! olamaz” diye haykırdı. “Lens gözünüzde kalmış, beyne yaklaşmış, olsun daha ileri görüşlü olursunuz” Geyiktir demiştim di mi? Bi de inandırıcı şerefsiz tırstım. Nerde senin hipokrat yeminin diye sorarlar adama ha nerde?

İşin geyiği bir yana miyoptan yana Benjamin Button sendromu yaşıyorum. (Hala Benazir Butto diyorum, biri beni durdursun!) Miyop yaş ilerledikçe numara düşürür ya benimki arttırıyor. Gençleşiyorum diyeceğim, sustum: ) Daha da artmasın diye numara değiştirmedik. Nemlendirici, falan filan…

23 Nisan Nurturia çekilişinde bize çıkan güzel kıza hediye almaya karar verdim.

Hata hata üstüne! Topuklu ayakkabı giyeceğim tutmuş. Şahane!

Yön duygusundan zerre kadar nasip almamış karakter yapısının cezasını ayaklar çeker, Hilton otelini iki defa tavaf ettim ama buldum!! Detay veremem hasbel kader okuyordur anası çakar sonra:P

Öğrencilik yıllarımdan beri ilk defa hediye kutusu kapladım yapışkanlı kağıtla, beceriksizliğimi tasvir etmekle vakit kaybetmeyeceğim. Bir de uzun mektup yazdım, yamuk oldu. Parmaklar klavyeye alıştı beridir, el yazısına uzak kalmışız.

Günün son hatası: Metro durağına yakın arabayı park etmiştim, malum Konak’a arabayla inilmez. O sokakta yer bulduğuma işkillenmiştim zaten, tam isabet! Geri döndüğümde çekici gelmek üzereydi, inşaat önüymüş. “Abla sen naaptın” diye işçiler etrafımı sardı. “Ne be geldik işte, hadi işinize bakın” diye savuşturdum, hop hemen kilitlersin kapıları, aynen arazi: )

Gün boyu iyi giden tek şey yeşil ışıklardan yana bonkör davranan talihimdi.

Ve en çok güldüren ise, tampon tampona trafikte şahin görünümlü beyaz Kartal’ın arka yazısı:

“Hatalıysam…
Hatalısın yaz 3310’a gönder “Hatasız kul olmaz” melodisi cebine gelsin”

Al bir hata daha! yazı gözükmüyor iyi mi? Telefonla çekilen trafik fotosu bu kadar olur.



Ne demişler?
Hatasız kul olmaz!

8 Nisan 2011 Cuma

Cuma yazısı

Sabahları sevmem.

Suratsızın önde gideni olurum. Her güne neşeyle (niyeyse!) başlayan İlker bana gıcık olur. Uykumu alsam da, geç yatmış olsam da fark etmez. Sabahların insanı değilim, hiç olmadım. Olanı da sevmem! (Nemrut ana)

Arca’nın yatağını açtık ya, hop soluğu yanımızda alıyor. Küçük elleriyle yüzümü okşayıp zeytin gözlerini gözlerime dikiyor, tam gülümseyeceğim, bu reklam filminden fırlamış sahneyi bozarcasına anırıyor; “GALKKK!”

Bu emir benim keyifsizliğime hiç yardımcı olmuyor.

Arca’ya yumulma, hoşbeş etme, çıplak ayaklarını yeme, yatakta tepişme, İlker’le sabah keyiflerini izleme gibi bir dizi aktiviteden sonra kendime gelmeye başlıyorum. İşe gelip de kahvaltı ettiğimde biraz daha canlanıyorum. Ama ilk sabah kahvesinden önce kimse benden güler yüz beklemesin. Böyle de uyuz bir tipim.

Bu sabah saçmalıkları hayat rutinimin değişmezleri. Ama son bir haftadır her şey daha da zor. Saçma bir hayat döngüsü içindeyim.

İş çok yoğun bir döneme girdi. Normalde bu zamanlar akşam dokuzlara kadar mesai kalır, cumartesi de çalışırdım. Arca’dan beri böyle bir mesai sistemi tarafımdan iptal edildi. Akşam eve gidiyorum. Arca ile geçirilen akşamın ardından dükkanı açıyorum. Yani bilgisayarı. Gece sen de iki ben diyeyim üç.

Dün haftanın yorgunluğu çökmüş üzerime. Derken bir haftalık alkol diyetim şarap için aldığımız peynirlere kurban gitti. Sadece şarap, peynir ve ekmek ile yaşayabilirim. Hatta ekmeğe gerek yok. Neyse bizim evin diğer sakinleri dün akşam şaraba zeytinyağlı enginarın da eşlik ettiğine şahit oldular. Eh insan yeniliklere açık olmalı.

Arca ile İlker odada takılırken hafiften sızmışım, gözümde lensler. Neyse, Arca’yı uyuttum. – Unutturmayın son masal şaheserim küçük uzaylı Lulu ve Arca’nın maceralarını anlatayım bir ara, çocuk kitaplarından arakçılıkta son nokta!! –

Ne diyordum… Kahveyi koydum, dükkanı açtım. Gece iki gibi mesaiyi bitirdim.

Yatma ritüellerim de uzundur benim. Makyaj ve lensler çıkar, envai çeşit krem boca edilir, el dirsek vakit kalırsa bacaklar kremlenir, evin odalarının kapıları kapanır (bkz. Arca'nın yatağını açtık cümlesi) , kapı kilitlenir. Saatler kurulur, telefonlar şarja takılır, Arca’nın üzeri zilyonuncu defa örtülür, çanta hazırlanır, illa beraber yatağa gideceğiz diye kasan ve koltukta uyuyakalan İlker uyandırılır, beraber yatağa gidilir.

Ancak dün gece hayatım renklendi, lens adımında arıza çıktı. Birini çıkardım, sonra parmağı öbür göze soktum, yok lens yok! Arada kıvrılır girer göz kapağının içine uğraşır çıkarırım. Bu defa hiç görünmüyor. Gecenin tam üçündesin dertlerin en gücündesin! Bir “GALLLK” da İlker’e gelsin. Gözümü kurcalar, ışık tutar içine yok yok yok.

Üf yatalım dedim, düşmüştür. Bu defa İlker’in aklına takıldı, düşer miymiş, yok kalk acile gidelimmiş. Ben uyumak için ölüyorum lens umrumda değil, İlker başımda nöbet tutuyor. Öyle öyle uyuyaklamışız.

Kuvvetle muhtemel düştü, zaten düşmediyse vücudumun bir parçası oldu yapacak bir şey yok. 27 yaşından sonra miyop olan bir ben varımdır herhalde! Yaş kemale erdi hala numarası düşmedi, yakındır çizdireceğim!

İşte bu korkunç hafta ve gecenin ardından bir iş günü hiç çekilmiyor. Ben de bankayı bahane ettim, çıktım. Çok bahane de sayılmaz. Haftalardır parasız geziyorum, evden almayı unutuyorum, bankaya gitmeye üşeniyorum. Ofisin kasasından tırtıklayıp duruyorum. Hava pek güzel, kuş cıvıltıları, öğlen tatili kaçamakçılarının mekanı olmuş Forum. Vitrin baktım, fiyatlar tavan, ee sezon başı, olacak o kadar.

Pencereler açık, radyo açık, saçlarım açık… döndüm ofise.

Yani neymiş? Hayatında anlatacak bir şeyi olmayan sefil blogger blogu böyle eften püften yazılarla işgal edermiş!

derken... BAAM diye bir trafik kazası oldu, hasar tespitine gidiyorum - döneceğim:)

Güzel bir hafta sonu olsun mu? OLSUN: )

Hasar tespit: biri birine yol vermemiş, öbürü diğerinin tamponunu indirmiş. Mala gelmiş, canlar sağolsun.

14 Şubat 2011 Pazartesi

Laf lafı açıyor

Şubat olmuş 14, benim yazıların bu ayki sayısı 12! Çok yazıyorum değil mi?

Birgün Hülya bana blogcuanneyi geçtin demişti, ne gülmüştüm. Sahi ne şahane yazar Elif, keyifle okunur. Bazen yazıları biriktirilip okunur. Benim son aylardaki bu yazıya sarmamın sebebi öyle “ilham kapıyı çaldı hadisesi”değil. Yazılara kaçıyorum, klavye ile ekran arasına sığınıyorum. Motivasyonsuzluğum baki, lakin enerjimi bir yere yönlendirmem gerek. Uzun lafın kısası; yazıyorum… Hem bu bloğun adının “günün çorbası” olmasının sebebi bu! Günlük yazılar, günlük çorbalar, aksi halde haftanın menüsü olurdu.

Bloğun adından bahsetmişken birkaç ay önce 150 TL’ye satın almak isteyen biri çıktı. Evet bu adresi satın almak istiyordu. İtiraf edeyim parasında değilim, tek derdim tüm yazıları başka bir yere taşıma zahmetiydi, kibarca teşekkür ettim.

Bir teşekkür de genel müdürüme. Telefonda travestiden hallice sesimi duyunca bir süre tanıyamadı, sonra da erken çıkmamı önerdi. Eve gidip dinlenmek için. Vücudumun dinleneceğine zerre kadar inansam bir dakika durmazdım, lakin Arca’nın peşimi bırakmayacağını biliyorum, oturup işlerimi bitirmeye karar verdim. Belli olmaz kafama eserse erken çıkıp kitapçılarda vakit öldürebilirim. Ne vakittir almaya karar veremediğim fotoğrafçılıkla ilgili birkaç kitabı incelerim belki, belli mi olur? Bazı kitaplar internetten alınmıyor, dokunmak lazım.

Sevgililer günü hediyesi gibi: ) Sevgililer günü deyince aklıma şahane bir anı geliyor. Yeni taşınmıştık İzmire. Arca’nın fikri bile düşmemiz aklımıza. Düşün düşün, özel bir şey mi yapsak derken ikimizin de canı kebap çekince Öz Urfa’ya gitmiştik. Hani değişiklik olsun diye de Narlıdere’dekini tercih etmiştik. Şahaneydi. Televizyonda maç vardı. Çoğunluk aileler gelmiş. Çocuklar koşturmaca oynuyor. Bir de piyanist şantör koymuşlar, ne eğlenmiştik. Çıkarken bir plastik kırmızı gonca gül ile kalp şeklinde bir balon tutuşturmuşlardı elime. Hem kebaba hem romantizme doymuştuk.

Romantizm deyince bizim balayı aklıma geldi. Elvanın babası o yıllar turizm bakanlığında genel müdür, hemen bize ucuz yollu bir balayı ayarladı sağ olsun. Düğünden sonra vakit yok, Çeşme’de birkaç gün geçirip doğru İstanbul’a gideceğiz. Sheraton o yıllar yeni açılmış, Arabayı kapıdaki çocuğa verdik, çocuk park etti, bavullarımızı getirdi. Biz resepsiyondayız. Diyoruz ki bizim adımıza bir oda ayırtılmış olmalı? Diyorlar yok. Israrlıyız, üstelik bakanlıktan ayarlanmış odamız, gerim gerim geriliyoruz. İş sarpa sarmaya başladı, Elvanın babasını aradık. “eski Turban değil mi orası?” evet burası, e tamam işte oradan ayırttım odanızı. İsim verir, Ahmet bey, otel müdürü, İlker’de hava force desen yanına yaklaşılmıyor, “çağırın Ahmet beyi görüşelim” diyoruz. Otel müdürü geliyor, telefonda Elvanın babası ile konuşuyor, Allahtan Ahmet beyi tanırmış, başka otelin müdürüymüş. Hehe bizim süngü düşüyor tabii. Meğer otelleri karıştırmışlar. Kös kös arabaya geri biniyoruz. Diğer otele gidiyoruz. Kapıdaki çocuk anahtarı istiyor, aman diyoruz dur bi emin olalım. Ahmet beyi soruyoruz çekine çekine, oh bu defa giriyoruz otele. Pek romantik başlamıştı balayımız. İstanbul’a gittiğimizde ağır soğuk algınlığı ile bir hafta yatmıştım. Belli ki Çeşmenin denizini Kasım ayında bizim romantizmimiz ısıtamamış.

Neyse geyiğin sohbetin lafın sonu yok, işler çok.

10 Aralık 2010 Cuma

Sol ayağım

Film değil ama film gibi …

Benim sol ayağım! Yıllardır kullanmadığım sol ayağım.

Aslında bu sabahki yaklaşık 40 dakikalık yolculuğumuz “sol ayağım” adında bol kahkahalı, biraz gerilimli, çok da stresli bir film sayılır! Kullanmaya kullanmaya körelmiş.

Debriyaj diyorum! Ah diyorum yaktın beni diyorum.

İlker gaza geldi, ders almama gerek yokmuş, düz vites araba ile 3 gün işe beraber gidelimmiş, o bana süper öğretirmiş. Sen öğretirsin gülüm benim, ben öğrenebilir miyim? İşte sanırım bunu hesaba katmadığı için günün bu saatlerinde epey pişmandır.

İlk günün bilançosu:

* Bismillah daha arabaya bindiğimde hödük gibi arabayı çalıştırdım, pat stop etti.
* Yokuşta kaldım, 10 dakika en az 3-4 defa stop ettirdim.
* Yolda giderken 3’e takacağıma 1’e taktım ki İlker’e göre üstün başarı madalyasına hak kazanmışım!
* Otobanda araba sollarken gaza basacağıma frene bastım.
* Debriyajın yerini unuturum diye sol ayak bilekten kıvrık ama balataları yemeyeyim diye debriyaja da basmıyorum, az sonra basacağım diye havada öyle duruyor, yer çekimine yenilmiyorum ama bilek bir süre sonra zonklamaya başlıyor.

Yani yapılmaması gereken ne varsa yaptım!

Ve tüm bunlara rağmen akşam yine ben kullanacağım hem de Cuma trafiğinde.

Çarem yok, arabayı düz vitesli aldırdım mı? Aldırdım!

Otomatik olanı da sattık mı? Sattık!

Bundan gayrı yapacak bir şey yok öyle böyle öğrenilecek.

Özel ders alma fikri bu sabahtan sonra aklıma daha bir yattı nedense. Maksat 8 senelik evliliğim yıkılmasın! Derdim o!

7 Aralık 2010 Salı

Sevgili günlük

Kış geldi. Tarihe bakıyoruz, 7 aralık yuh demek istiyorum. Uzun zamandır bu kadar uzun bir sonbahar yaşamamıştım. Şikayetçi değilim, ben soğuk sevmem, üşürüm.

Kim üşümez ki?

İlker balık almaktan vazgeçti bu kış kıyamette balık tutmaya gitti. Her seferinde arıza çıkarırım, bu defa gıkım çıkmadı, insanın canı bu kadar mı balık çeker? Yoksa İlker bu balığa gitme olayında fazla bıkbık etmeyeyim diye özellikle mi balık almayı erteledi?

Çok alık balık bir sohbet oldu, sustum!


Dün yıllar sonra ilk defa düz vites araba kullandım. Çünkü neden? Artık elimde kalmasına ramak kalan arabamı değiştiriyoruz. Hem dizel hem de otomatik vites arabalar hem pahalı hem de seçenekler sınırlı. bu sebepten düz vitese dönüş yaptım.

Vitesli maceralar yakında bu adreste!

Bu yıl çam ağacı süslemek istiyorum. Kocaman olsun, Arca ile birlikte süsleyelim. Kipa yılbaşı havasına bürünmüştü, ne güzel. Şimdi asıl Beyoğlu’nda olmak vardı. Ne güzel olur İstanbulda yılbaşı.

Yeni yılda ağaç süslemenin aslında bir Türk geleneği olduğunu biliyor muydunuz? Bilmiyorsanız, buraya bir tık.

Beynim hücrelerimi kamaştırasıya kadar çocuk eğitim kitapları okurken – artık kendimi nasıl motive etmişsem :) - hiç uykum gelmezken, 2 aydır elimde süründürdüğüm Japon edebiyatı ruhumu zenginleştirirken papatya çayı etkisi yapıyor ve istisnasız her okuduğumda sızıyorum!

kitap perileri buraya!!

Şunun şurasında bayram tatili biteli ne kadar olmuşken yine tatil olsun diye takvimleri karıştırıyorum. Yıllık iznimden kalan 4 günü sonuna kadar kullanacağımdır!

Dün biraz yoğun çalışınca bugün pilim bitmiş, yaşlanıyorum, nerde o mesaiye kaldığım günler?

Son olarak sabah Arca dudağımı patlattı. Uyurken öpeyim diye eğildim, kafayı bir çevirdi! BAM !!

Sakarlık anadan oğla geçen bir yönetim biçimidir!

4 Eylül 2010 Cumartesi

Beklenmedik şeyler hayata tat katar

Öğle tatilinde Forumdaki kitapçıları dolaşıp basımının tükendiğini öğrendiğim kitabı, hemen akabinde sevgili Lale’nin beni tanıştırdığı bir ikinci el kitap sitesinden bulabilmek…
Herhalde hafta başında gelir derken 1 gün içinde elime geçmesi… hem de mis gibi eski kitap kokusuyla… hem de tertemiz…
Arca’nın belki de ilk defa ağlayarak değil “Anne!!” diye uyanması, yatakta ayıyogi, tavşan pele ve fil elly ile oynaması, yanına usulcacık girip şekerleme yapmak!
Bir şeyler anlatırken Arcanın o anlattıklarım içinden bir kelime – yeni bir kelime – seçerek tekrar etmesi. (Bahçe)
Bu yazı mayosuz geçiriyoruz, seneye alırız artık derken Nazlı’nın Fransa’dan hem de şimşek mcqueenli!! Çok şirin bir mayo hediye etmesi…
İlknurların çok ilginç bir tesadüfle bizim sokağa taşınması (bizim bayilerden biri o sokakta oturduğumuz duyunca evi bize kiralamayı teklif etti, biz tembellik ettik, boşver dedik, İlknurlar talip oldu, üstelik bayi annesinin öğrencisi, bayinin babası da öğretmen arkadaşı çıktı) şaşıfelek çıkmazı oldu bizim sokak!!
Sabah o günün Perşembe olduğunu düşünerek uyanmak ve Cuma olduğunu fark etmek…
Giydiğim ilk gün fermuarını patlayan ve 2 haftadır bir türlü terziye gidemeyen elbisemi tadilatlı olarak evime servis edilmesi:)
Ümidi kestiğim kitabın akşam geldiğini görmek (Bebek Koala!! Allahım rekor kırdık akşam 4 defa okuttu!!)
Boş boş takvime bakarken yılsonuna kadar hemen her ay güzel tatillerle soluklanacağımı fark etmek (önümüz bayram, sonrasında 4 günlük bir Bodrum tatili, sonrasında 29 ekim yine 4 gün, Kasımda uzun bir bayram tatili ve Aralıkta kullanacağım yıllık izinlerim:))
........................................

11 Mayıs 2010 Salı

ozelestiri.com tadında

her daim olaylara sükunetle yaklaşan, kriz anlarında sakin durabilen,
çantasında herşeyi düzenli, bir ufak şey aramak için çantada ne var ne yoksa alaşağı etmek zorunda kalmayan
arabasını haftada bir yıkatan, içini temizleten, bisküvi, ıslak mendil artıkları ile aylarca gezmeyen,
yavaş hareket eden,
herhangi heyecan verici bir olayı bile sakinlikle aktarabilen,
küçük şeyler için gereğinden fazla üzülmeyen veya sevinmeyen, dahası duygularını kesinlikle dışa vurmayan,
iş bitirici olurken telaşe mahal vermeyen,
kendine olduğundan fazla güvenen,
mesafeli,
tevazu göstermeyen,
kedi gibi çaresiz durup ota boka yardım isteyen, çantasını bavulunu kendi taşıyacak diye bel fıtığı olmayan, yanındaki erkeklere taşıtabilen,
ağız dolusu kahkahalar değil küçük gülümsemeler ve kikirdemelerle kırışıklıklarını saklayabilen,
topuklu ayakkabıları üzerinde, converselerin içindeymiş gibi rahat yürüyebilen,
makyajı kolay yapan, yakıştıran ve 1 saat içinde yok olmamasını sağlayabilen, makyaj tazeleyen,
her daim manikürlü/pedikürlü dolaşan,
kızarmayan,
yıkayıp çıktığında fönlü görünen saçlara sahip
çok yiyen ama kilo almayan,
çok içen ama sarhoş olmayan,
hatta kaybolmayan sakız hanım
....
bir kadın değilim! olmak isterdim.

16 Nisan 2010 Cuma

Halbuki ...

Acayip bir cuma neşesi var üzerimde!!
Halbuki...

Ailecek sümüklüyüz. Ben zaten haftabaşı itibariyle Arcadan köşe bucak kaçırırken lüplettiğim dondurmalardan üşütmüştüm. Eee rejimdeyken ve henüz 23 nisan şenlikleri başlamamışken dondurma yersen bi de çocuğundan kaçırırsan çarpılırsın tabii. İlker çarşamba günü Çeşmeye balık tutmaya gitti. Akşam geldiğinde güneş yemiş surat, rüzgar yemiş sırt ve elinde de 1 torba ne idüğü belirsiz balık vardı. Arca biraz mıncıkladı zavallıları, sonra bir daha dönmemek üzere evden uzaklaştırıldılar. O gün bugündür İlker iptal olmuş durumda, nitekim sümüklenmeye de sabah itibari ile başladı. Arca akşam limoniydi, ananenin suratına bakmadı, kokusu akşam çıktı, baktık sümüklerini yalıyor!! Otribebe koş koş!! Yaygara tabii. Bi de gözü kanlandı. Bi de şurup içirmeye çalış, ay ruhum sıkıldı bi ara!! 10 dakikalık aralıkla uyandı. Hangisinden rahatsız olduğunu anlayamadık! Göz, diş, burun, ? Yanına da yatırmıyor artık, özgür bebek! tepikliyor. Ateş de çıkmış, buyrun burdan yakın!!

Evin pisi, hastalıklısı, hastalığı eve taşıyanı hep ben oldum, çocuğum oldu yine ben!! 4 yaşında bitlenmiştim, yine aynı yıl pirelendim. Önüne gelene sarılıp öpersen geçer tabii. Sonra suçiçeği getirip zavallı ergen ablamı hasta ettim, ben güle oynaya atlatırken kıyamam o, gözünün içine kadar çıkardı. Kabakulak olduğumda beni karantinaya almışlardı, evdekilere zararım olmadı ama apartmanın cümle çocuklarına ve ailelerine geçirmiştim. Son hadisem uyuz olmamdı. Koca kadındım ayol!! Bir de hamileyim sanıyorum, bir hapla geçecek yerde garip losyonlarla 3 gün tedavi oldum, sonra İlkere de bulaştırdım. Epey eğlenmiştik. a-ha da TIK...

Hastayız ya şimdi annemin yaşgünüsü pazar günü nasıl gideceğiz yazlığa bilmiyorum. Güya mangal yakıp cıbıl ayak çimlere basacaktık. Bakiciiz...

Yarın sabahtan Arcayı İlkere satıp kuaföre gitmem lazım. Haftaya Tubanın düğün var, benim saçlar tam konsomatrislik, Basmane tarafına gitsem, iş hazır.
Hala giyeceğim elbisenin üzerime olup olmadığını kontrol edemedim, göreceğim manzaraya önce psikolojik olarak kendimi hazırlamam lazım.

İşim çok, ben nurturiada burada çene çalıyorum... Bugün keyifsiz olmak için çok sebep var ve mutlu olmak için tek sebep: BUGÜN CUMA:))

9 Mart 2010 Salı

sevgili günlük

BUGÜN,

Geç kalmama rağmen uyuyakalabilmek:)
Konak-Gümrük-Pasaport-Borsa caddesinde uzun yürüyüş-Gümrük-Efes oteli çevresinde 3-5 tur-Konak-Üçyol-Forum-Ofis yapmama ve yaklaşık 3 saat ayakta veya yürümeme rağmen dışarıda olmak,
Arada 20 dakikalık molamda bol yağlı ve peynirli bir açma yememe rağmen bu kalori bombasına eşlik eden sert filtre kahve içmek-içebilmek,
Ahmak ıslatan yağmurda fönümün bozulmasına rağmen yürüyüş yapmak - yapabilmek,
Evraklarımın bir kısmının eksik olmasına rağmen aptal vize sırasında iki satır kitap okuyabilmek,
İki arada bi derede göz doktoruna gidip sağlık sigortasına kaktıracağım lenslerimi satın alabilmek,
Öğlen sakinliğindeki Yeşildere yolunda hız yapmamaya kasarak pencere açık araba kullanabilmek ve bu defa yanlış sapaktan çıkmadan kaybolmadan Forumu bulabilmek, işimi halledebilmek,
Belki bininci keredir "ben napıyorum, neden daha esnek çalışma saatlerimin olabileceği bir işe sahip değilim" sorusu bir tilki gibi beynimin kıvrımlarında kıvranmasına rağmen yarım günümü kendimle başbaşa geçirebilmek

İYİ GELDİ.

5 Mart 2010 Cuma

bugün güzel bir cuma değil

Arca cücesi toddler olmuş, artık mailler "my toddler this week" şeklinde geliyor.
Bacaklarıma tırmanıyor, hep kucak sevgi istiyor, bayılıyorum, ne güzel zamanlar bunlar:)
Gıdısında ve ensesinde pişik gibi kızarıklıklar var, ortamın sıcağından galiba. Eski usül talkpudra kullandık, şimdi iyi gibi. Annem geçende gülsuyu sürmüş, hacı ağa gibi kokuyordu.
Banyo artık tam bir eğlence haline almaya başladı. Üçümüz giriyoruz, sadece Arca yıkanıyor ama hepimiz ıslanıyoruz. Şapşap olayına bayılıyor, elindeki süngerle hem İlkeri hem beni yıkıyor.
Nedense hala süt içme konusunda isteksiz. Ballı da çare olmadı.
Tavada sütlü yumurta, muhallebi, bebe bisküvisini sütle ezmek gibi ara çözümler üretiyoruz ama hala kesin çözüm yok. Ne yapsak da süt içirebilsek cüceye?
Azı azılı çıktı, yarım ölçek de olsa ibufen vermedik mi o geceden kimseye hayır yok. Hayır zırt pırt ilaç da vermek istemiyorum, jel desen bence işe yaramıyor, çıkmazdayım, açmazdayım:(
Temizliğe gelen abla geçen hafta sabrımı taşırdı. Daha öncesinde hamileyken beni ekmişliği, bayramın hemen öncesi hem beni hem İlkerin annesini ortada bırakmışlığı vardı. En son geçen hafta partinin önceki günü baktım gelen giden yok, aradım, aa ben seni unuttum dedi. Çıldırdım. Meğer cenazesi varmış köye gitmiş, iyi de insan bi haber vermez mi! Ben döt gibi kaldım tebi. Parti öncesi annem ve Ümit abla geldiler de evi düzene soktuk. Ama karar verdim, istemiyorum artık. Dün aradı beni gayet rahat daha köydeyim, yarın gelemicem dedi. Dedim ki Güner abla sen artık hiç gelme zaten, bu kaçıncı, benim de sabrım bi yere kadar! Bi de bana insan böyle zamanda anlayışlı olmalı diye sitem yapıyor! hadi sana iyi günler!!! Ah Arca emeklemese ben kendim yapıcam, eskiden gündelikçi mi vardı!! ama yok zor artık, Arca yeterince yoruyor zaten. Başka birini buluyoruz, Ümit ablanın arkadaşı gelecek, bakalım.
Kilo alıyorum, nasıl iş anlamadım. Emzirirken dünyaları yiyordum, bi de üstüne kiloları veriyordum. Bir ara allah seni inandırsın blog sadece 1,5 kilom kalmıştı hamilelik öncesi kiloma. Emzirme bitti, iştah bitmedi. Sonra nasıl oldu, ne zaman oldu anlamadım, 3 kilo almışım. Hayırdır anlamadım. Ekmeği bugün itibariyle kestim, çikolatayla aramı bozuyorum!! Küsüz artık. Yaşasın etiform kıtırları, yaşasın sunta krakerler!! Kahrolsun kilolar.
Ev gözüme çok düzensiz görünüyor, haftasonu biraz çekmece düzenlesem iyi olacak.
Sonra Arcanın çok oyuncağı var, bir kısmı bir süre arka odaya koyup bir süre sonra çıkarıp tekrar eski hevesini yaratmak lazım. Bol bol IKEA kutularından almak lazım.
Market alışverişi siparişi vermek lazım.
Vize evraklarını hazırlamak, terziden paltoyu almak lazım.
..........
Günler pek renksiz geçiyor... Hafta bitiyor. Haftasonuna keyifsiz bir geçiş...
Biraz toparlanıp kendine gelmek lazım!!

11 Şubat 2010 Perşembe

bugün

Arca'nın gece cin gözlerle bilmem kaç defa uyanışından yorgun düşmüş, İlkere havale etmiş ve yarım saatçik deliksiz uyku için ölürken yağmurun sesine uyandım. Kapkara bulutlar!! (Acaba Candan Erçetin'in ninnisindeki kargalar mı getirdi bulutları?) Heryer taşmış, bardaktan boşalırcasına deyimi az gelir, düpedüz kovalarca su boşalttılar üstümüze bulutlar! Bir ara dolu öyle abarttı ki sağa çekip bekledim. Yolda ufak tefek kazalar, yağmurlu havanın olmazsa olmazı. Ofise geldim, çayı içerken kuzucum geldi aklıma. Umarım dam hepten akmamıştır. 2 gündür içimden birşey gelmiyor, dün bir ara işten erken çıkmayı bile düşündüm. Neyse ki akşam arkadaşlar geldi de iki çift laf ettik, gevşedik. Onlar da dün işte aynıymış. Keyifsiz bir gündü işte.
1-2 blog gezdim, kuzenin yazısına denk düştüm. Nasıl güzel anlatmış, anlattıkları benim çocukluğum, pek çoğu birlikte paylaştıklarımız... Buraya bir link atalım, belki Arca büyüyünce okur...
Bulutlar biraz aralandı, yağmur yavaşladı, hadi ben kaçtım!

8 Şubat 2010 Pazartesi

Almost 1.. Terrible 2.. Horrible 3 ... Fucking 4!

Arayanlara soranlara, yazanlara herkeslere teşekkürler.

Kuyruğu doğrulttuk, antibiyotiğin son dozunu da bu akşam aldık. Artık bundan sonra böyle dert gelmesin, dermansız dertler uzak dursun diyoruz.

Anneci tavırlar devam ama en azından huysuzluklarımız kalmadı. Fabrika ayarlarına dönsün dualarım gerçek mi oluyor? Hastalık psikolojisini üzerimizden atmaya çalışıyoruz. Geçende işten çocuklu arkadaşlarla sohbet sırasında, dedim ki "terrible 2" var da bence "almost 1" diye bir sendrom da tanımlanmalı!! Yürümenin arifesinde bir gerginlik bir sıkıntı, sonra annecilik, sonra kucak talebi, oyuncaklara ufaktan ilgisizlik... Yok bunların bir tanımı olmalı.
2 yaşında çocuğu olan arkadaş, yok dedi hiç bir şey "terrible 2" kadar kötü olamaz. Hmm dedim 2 dediğin 1 yıl, elbet geçecek, böyle telkin etmek gerek kendini, cool olmak lazım. 3 yaşını yeni geçmiş çocuğu olan yok dedi, bunun bir de "horrible 3" si var. Hadi len , yok artık bir de "fucking 4" !! olsun. Geçmeyecek, her dönem yeni zorluklar ve yeni güzelliklerle bizi karşılayacak. Şimdi Arcanın henüz yatar pozisyonda konuşlandığı pozlarına bakıp "ya ne tatlıydı" diye iç geçirip o günleri özlüyorum ama dön deseler o günlere, dönmem, herşey zamanında güzel.

Bugün aylar sonra Deniz aradı. Canım o benim, Zeynep ben deniz kutsal üçlü, liseden beri kopmadık. Ama Denizle zor görüşüyoruz. Hava güzelmiş Bostanlıda, sahile inmiş, yaşlılarla çocukları seyretmiş, benim için bir bira açmış, keyiflenmiş. Ne güzel:) Yeniden aşık olmuş, yıllar önceki lisedeki aşkına, pat diye Kordonda karşılaşmalarının ve herşeye yeniden başlamalarının üzerinden sadece birkaç ay geçmiş. Zeynepin hamile olduğunu benden öğrendi, çıldırdık. Erkek olacağına bir de Deniz şaşırdı. Kız anneliğini ne de çok yakıştırmışız meğer:) En yakın zamanda görüşmeliyiz.

Eve geldim, yeni bir yaşgünü hediyesi gelmiş, özgürüm tekrar teşekkürler!! Bunlar güzel sürprizler, hayatı güzelleştiren dokunuşlar.
İşte bu da hediyemiz

Akşam Nazlılar uğradı, illa ki halılardaki mikropları yok edecekler, rainbow mu ne, öyle bi alet getirmişler gecenin onunda bizim halıyı süpürdüler, ayda bir gelir temizlerim ben evi dedi. Alem kız, kendi evinde hergün yardımcısı var, bize temizliğe gelecek:) Göğüsündeki kist - belki 5. defadır oluşan - iyi çıkmış. Bir güzel haber daha:)

İlker sigarayı bıraktı. Yarım paketi sakladım, yerini yazmam, okur :) umarım bu defa başarır, zira 5 yıl önce birlikte bıraktığımızdan beri ben hiç içmedim ama o birkaç bırakma teşebbüsünde bulunup başarısızlıkla sonuçlandırmıştı!!

Uyyy yatmak lazım, gece kaç olmuş!! Güzel bir gündü, bitmesin istedim ama bitti:(

26 Ocak 2010 Salı

hava ayaz mı ayaz

çekilmiyor, izmirin ayazı çekilmiyor!! bari kar yağsın, yok!! Gerçi bizim ofisin oraya yağdı, ben havada uçuşan polenler sandım, salaklık!! -2 derecede ne poleni!! eh tutmadı tabii:) üşümeyi sevmiyorum hiç anlamı yok, ayaz bir hava koşulu bile değil! Yağmur, evet, kar evet ama ayaz, bııır sevmiyorum. Kış güneşi bile aldatamıyor beni, ben sırtıma sürülen buzları bilirim güneç vız gelir. Ay çok canım sıkkın. Terminli işlerimi bitirmenin arifesindeyim, market alışverişini bile internetten yapıyorum, duş almaya üşeniyorum, duran çamaşır makinesini boşaltmaya da!! facebook filan gezindim, moralim düzelsin diye 2 sene önceki profil resmimi koydum tekrar, artık bi dolu arkadaşlık isteği gelir, ben ignore ederim, İlker gıcık olur falan filan...
Yav hiç böyle sıkıcı postlar yazmazdım ben, neyse... şimdi dostları okuyayım bari ,içim açılsın.

7 Ocak 2010 Perşembe

ondan bundan şundan...


Aylardır ilk defa iyi uyuduğumu hissettim.
Arca 10'a doğru yatıp 1 defa bile mıkırdamadan sabah 5'e kadar uyudu. Flash forwardı izleyemedik, kaydettik ama sonrasında Fringe ve geçen haftaki Grey's Anatomyi izleyebildik, kesilmeden:) Lipstick Jungle daki kadın başlamış, Yang in boyfriendine sarkacak galiba:) Biraz kitap okuyup uyumuşum, bi kalktım Arca mızıldıyor, saat 5! Kalkmış, oturmuş, oynamış, sıkılmış beni çağırmış. Uykusu açıldığı için yarım saat geri uyutamadım ama olsun gece uyudu ya:) kıçımı kaşıyorum, kulağımı çekip tahtaya vuruyorum, maşallah maşallah diyorum, artık nazara karşı ne önlem varsa topunu yapıyorum.

Uyku mutluluğunun sebebi bence aylardır çıkmayan diş. Evet 5. geldi, 6. yolda... Alt beklerken üstler çabuk davrandı.

Arca çok surat yapıyor bize, anlaşılması zor... İlker çok alınıyor, ben hiç takmıyorum, duyarsız mı oldum ne?? Bütün gün evde yokuz sendromu mu acaba? Ama sabah giderken hiç tınmıyor, konuşuyorum, ben gidiyorum işe ama akşam geleceğim. Ağlama tutturma yok. Bu iyi bişey tabii, demek ki Ümit abla ile mutlu, bu konuda içim rahat olmalı. Ama akşamları aynı kirazımın durumları, yapışık haldeyiz, basıyoruz yaygarayı. Ben de o uyuyuncaya kadar sadece onunla vakit geçiriyorum telafi etmeye çalışıyoruz, bakalım büyüdükçe neler gelecek başımıza.

Son zamanlarda kendimle ilgili tespitler yapıyorum, derin düşünce halleri...
Kitaptan yana risk almayı sevmiyorum ben bunu anladım. Şimdiye kadar hep tavsiye kitaplardan ilgimi çekenleri okudum galiba. Dönem dönem kitap manyaklığım oldu, orta sonda ders kitaplarıma romanları tercih ettiğimi hatırlıyorum, sonra liseyle birlikte kitap sevgisi yaz tatilleriyle ve Agatha Christy, Stephan King gibi yazarlarla sınırlandı. Üniversiteye geldiğimde kitapla hiç alakam olmadığı bir döneme girdim. Elvan bu eski dostla tekrar aramı yaptı. Onun kitaplarıyla yolculuğa devam ettim. Charles Bukowski, Kosinski, Murathan Mungan, Ahmet Altan, Kürşat Başar, Trevanien… Hala da sağda solda kim ne tavsiye eder kulak kabartırım. Galiba kitaplar konusunda pek önsezim yok, riskten uzak durmayı sadece bana sunulanın tadını çıkarmayı seviyorum.
Son dönemlerde okuduğum kitapları da hep birileri tavsiye etmiş, ben de not almışım.
Annelik Sanatını Hülya söylemişti, Huysuzun beğenerek okuduğu “Freuda ne yaptık da, çocuklarımız böyle oldu” yu ben de çok sevdim. Zerenin blogundaki kitapları mutlaka okunacaklar listesine alırım, Kirpinin zarafeti nefisti:) Hala okunmayı bekleyen birkaç kitap var Zerenden. Özgür annenin bahsettiği Özgürlüğün manifestosu kitaplıkta okunmayı bekliyor. Ama Idle parent’tan da bahsetmişti, yok bulamadım? Kirazımın tavsiye ettiği kitabın (akıllı bebekler akademisi) baskısı yok diye ilgili sayfaları kopyaladım. Güzel güzel:) Kitapları tavsiye eden kişilerle anar oldum:)
hatta işi abartıp sağda solda kitap okuyan birileri varsa, yamulup yumulup ne okuduğunu görmeye çalışıyorum... yada birinin evine gittim mi kitaplığının başında uzun dakikalar geçiriyorum. Evet var bende bi gariplik:)
Neyse şimdi çalışmam lazım, izin yaptık geçen hafta iş çok!!!

8 Aralık 2009 Salı

Uyku günlüğü - 4 ("yatır kaldır"da 6. gece) - yatır kaldır olmadı kaldır at!!!

Uzatmayacağım, Arca 6. gece itibari ile ilk uykusuna güzel güzel daldı. 12:15 ten itibaren - abartmıyorum - yarım saatte bir uyandı. Hadiii buyrun burdan yakın!!

Saat 4'e kadar her uyandığında sadece elimi karnına koydum, (hani Tracy Y/K yapmadan önce karnına koyun ağlamaya devam ediyorsa Y/K yapın diyor ya) uyudu, en fazla 1 defa Y/K yapmışımdır. (Arada diş jeli sürdüm, su verdim - hani ihtiyacı vardır diye...) Ama ben yat kalktan yorulunca İlkerden yardım istedim. 5'ten 6 buçuğa kadar uğraştı, Y/K Y/K Y/K belki 100 defa yapmıştır. Arada kapının kenarında durdum, lazım olurum diye, yok iyi kıvırdı ama Arca uyumadı. Tam daldı ezan!! Sağolsun bizim hoca uzun hava okuyor sanki, bitmek bilmedi (tövbe tövbe)

Bu gecenin sebebi neydi? En korktuğum: bizim Y/K oldu PROP:) Artık gülüyorum valla yapacak birşey yok.

6. geceyi de tamamladık, hala bir gecemiz de deliksiz uyku ile geçmedi. Daha önümde birkaç gün var, pes etmeyeceğim, ne demişler ? azimle .... betonu deler:)

Ya bu Y/K muhabbeti sıktı, biraz da başka şeylerden konuşalım.
Asmalı konaktan sonra ilk defa bir dizi takip ediyorum (avrupa yakasını saymıyorum) EZEL... Çok iyi yav!!! Ben Cansu Dereyi pek sevmem, hatta Nazlılar Cansu adını koymak istediklerinde ay o soğuk kadının ismini koymayın demiştim:) Aslında düzgün bir insan, iyi de rol yapıyor gördüğüm kadarıyla, neden ki ? Elektürüğümüz tutmadı herhal :) Neyse Cansu yüzünden önce diziye pek ısınamamıştım ama şimdi hastasıyım. Ve mutluyum, yıllardır ortamlarda dizi muhabbeti yapılır ben bön bön bakarım. İlkere her yıl dizi edinelim der dururum. Uğraştık da, ama olmadı. Meğer Ezel'i bekliyormuşuz ezelden beri. O dayının derin düşünce olayına hastayım ya... "sadakatle başlayan ihanetle biter!"

Arcanın mama sandalyesini masaya taşıdık. Eskiden mutfakta kenarda duruyordu. Yemeği önce ona yedirdiğimizde çok yemiyor sanki ama kendi yemeği bitsin, biz yemeğe başlayalım, karnı tok olsa bile ona da birkaç lokma verelim yediklerimizden, bayılıyor. Dedim herhalde bizimle yemek istiyor. Masanın en güzel yerine çektik sandalyesini, pencereden dışarısını da seyrediyor. Biz yerken ona da yediriyoruz, acayip keyifli, umarım böyle gider. Sanırım o da kendini bizden biri olarak birey olarak görmek istiyor, böyle mutlu oluyor.

Kulak, burun öğrendi sanki. Burnunu göster deyince gösteriyor, kulağını tutuyor. Ama havasında olacak, başka şeye yoğunlaşmamış olacak. Yani tüm şartlar olgunlaşmış olacak.

Bugün Y/K de 7. günümüz... hadi bakalım... mucize beklemiyorum...
Not: Yorumlarıyla destek olan herkese teşekkürler, bakalım başarabilecek miyiz? en azından denedim, gerçekten denedim diyebileceğim.

Konu ile ilgili serinin tamamı :
Uyku günlüğü - 1
Uyku günlüğü - 2
Uyku günlüğü - 3
Uyku günlüğü - 4
Uyku günlüğü - 5
Uyku günlüğü - 6
Uyku günlüğü - SON

22 Kasım 2009 Pazar

özel mim - sadece anneye

Domuz gribi korkumuzdan İlkeri annesini evine postaladım:) yo yok kendi seçimi. evde maskeyle Arcayı korkutacağına annesininmutlu kolları daha iyi olacaktı, oldu da... Annesi misler gibi baktı ona, ateşi 38 in üzerine nadiren çıktı kas ağrıları hafifledi, burun akıntısı, öksürük olmadı ama ishal başladı. Bakalım, yarın gelecek. Ya bu gribi (emin değiliz tabii ama şu anki tüm gripler domuzmuş) hafif atlatıyor ya da sadece soğukalgınlığıydı yaşadığı.

Elvancım geldi. Ama sis yüzünden saatler sonra kavuşabildik. Bol sohbet İstanbuldan haberler, dedikodular... Arca ilk kez görüyor önce yabancıladı, sonra kaç kaç cee oyunları, sohbetler, kahkahakarla ısındılar.

Zeynep hamile:)) yazın evlenen, evlenmelerine vesile olduğumuz arkadaşlar. İlkerin Arcaya arkadaş yapın baskıları meyvelerini vermeye başladı (aslında tabii aşkları meyve vermeye başladı demek lazım :) ) Sıra Gül ve Orçunda , onların haberini de yakında alırız gibime geliyor:)

Arca çok terliyor, soğuk soğuk. Özellikle de baş kısmı. son öğünü için emzirmeye gittiğimde yatak sırılsıklamdı. Sırtına ve göğsüne bez koydum, neden anlamadım. Ateş yok. Bütün gün böyleydi ama evin içi sıcak ondan diyordum. Yatınca daha da arttı. Dişten mi acaba? (şu dişler tamamlanınca bahanemiz ne olacak bilmiyorum:))

Ya ben sadece annenin mimini yanıtlayacaktım neler anlatıyorum. Hemen yazalım, unutmayalım:

1.Kavanoz mamaları ve Aptamil serisi hakkında düşünceleriniz nelerdir?
Baştan söyleyeyim ben herşey evde yapılmalı düşüncesinde değilim. Biraz doktorun rahatlatması biraz da işime geldiğinde sanırım, hazır mamalara karşı değilim. Bu durumda kavanoz mamalarından Milupa denemişliklerimiz var. Ancak Arca anasına inat home made seviyor. Mesela zeytinyağlı taze fasulye hastası ama Organik yeşil fasulye beğenmedi. Brokoli patatesi sevdi galiba, bi defa verdik. Tavuklu sebzeyi de sevmedi halbuki tavuk suyuna herşeye bayılıyor.
Aptamil serisinden devam sütü ve mama kullanmadık, hala memelere kuvvet. Sabah da emdikten sonra sağıp bisküvileri ıslatıyorum, birkaç tane de stok var, yani gerek olmadı. Ama gece tahılı var, Arca arada yiyor. Maalesef gece uykusunda acıkmasın diye almıştık ama galiba bizim sorun açlıktan değil, aynı tepkiyi veriyor. Ama seviyor, yiyor.
2.Bu sebze çorbasının içeriğini ne zaman genişlettiniz? Yeşillkler ne zaman eklendi? Bizimki patates, havuç ve pirinçten ibaret..
İlk ayın içinde patates havuç kabaktan hazetmediğini anladığımız zaman. Ama Arca hala önce emdiği için az ek gıda yiyordu. Hatta ilk hafta sebze çorbası sevmedi dediğimde doktor tarhana da deneyebilirsiniz demişti. Kuzen Zührenin tavsiyesi tarha çorbasının içine sebze kaktırmak:) ben demedim ama olabilir. İlk ayın sonunda doktor kendi yemeklerinizden verebilirsiniz dediğinde ıspanakla yeşilliklere başlamıştık.
3.Yoğurdu siz mi yaptınız, aldıysanız ne aldınız?
Bizim kolaycı :) doktor dedi ki, siz evde yaptığınızda ne kadar hijyenik yapabileceksiniz?? Bebeler için yapılan yoğurtların içindeki katkı maddesi renk vermek için pancar, veya ömrü artsın diye nişasta gibi yine organik besinler... Aklıma yattı. Ümit abla yoğurt yapıyor ama çok da gerekli olmadığını düşündüğüm için hemen hiç ev yoğurdu yedirmedim. Daninolar çok seviliyor ama o yoğurt değil taze peynir. Sütaş babymix yiyoruz, 6. aydan itibaren veriliyor. Sadesini çorbalara ıspanağa da katıyorum, iyi oluyor. Ayrıca prebiyotik. Kısacası babymix ilk tercih ama daninolar da iyi.
4.Gece tahıllı vereyim diyorum ama ya Can emmeyi terk ederse?
Emmeyi terk etmeyecek çocuk terk etmiyor galiba:)) Arcaya emmenin üzerine gece tahılını sıvı yapıp biberonda verdiğim oldu. Pek hoşlaşmadı. Gece tahılını akşam öğünü olarak verip gece uyku öğününde emembilir belki??
5.Ara öğün meyve dışında ne verebilirim? Kaşık mamalarından mesela?
Bak bu çok çeşitli olabiliyor, ben her daim değiştiriyorum. Yoğurt olabilir. Bebek ekmeği üzerine labne peynir, yanına meyvesuyu olabilir. (finger food olarak seviyorlar ama sanırım Can için henüz erken) Meyve suyu ile ıslatılmış bebe bisküvisi olabilir. Dışarıda isek kavanoz meyvelerinden veriyorum Hipp kayısı, elma ve havuç, Milupa elma üzüm mandalina çok severek yiyor.

Umarım yardımcı olabilmişimdir. Ek gıda yolculuğunda kolaylıklar:)

19 Kasım 2009 Perşembe

yine kaza!!!

Of artık servislerin gülü oldu benim araç!!!
Yine kaza yaptım araç haşat! Bu defaki benim şuçum değil. (olayı hep böyle anlatmaya başlıyorum)
Akşam 6 buçuk sıraları, otoban orta şeritte 80 km hızla seyrediyorum, kulağım haberlerde, ellerin 10 u 10 geçe pozisyonunda direksiyonda, gözler cin... Gaziemir sapağını geçtim, az sonra sağ şeride geçip Uzundereden çıkacağım. Önüm arkam sağım solum araç, akşam trafiği. Bir anda sağ tampona bir köpeğin çarptığını gördüm. Sanırım saniyenin 100'de biri gibi bir sürede oldu herşey, tekerleğin altında kaldığını hissettim. Direksiyon hakimiyetini kaybetmedim ama sarsıldım, araç da öyle. Sağ şeride girdim, durmadım, gerek duymadım sanıyorum. İlkeri aradım, çok fena ses çıktı, eve 10 dakika mesafedeyim durayım mı geleyim mi? öyle sinirlerim bozuldu ki birinin benim adıma karar vermesine ihtiyacım var. Gel bakalım otobanda durma dedi. Birkaç km gitmiştim ki hararet ışığı yanmaya başladı. Bir okulun önüne çektim, İlkeri aradım, kontağı kapat, dörtlüleri yak aracı terket dedi. Mekan da boktan bi yer taksi yok. İlker Arcayı Nazlılara bırakıp gelmeye niyetlendi, ama onlar da evde yokmuş. Arcayı da alıp gelmeye hazırlanırken taksi buldum, eve gittim, Arcayı teslim aldım, İlker aynı taksiyle olay mahaline gitti. Ön tampon kırılmış, radyatör patlamış ve belki daha neler çıkacak. Bana bişey olmadı ya durumun vahametini anlayacak gibi değilmişim. Allahtan motor yanmadan kurtardık.
Evde Arcayla bile neşemi bulamadım, keyifsizim. Zavallı köpeğe mi yanayım, bir can aldığıma mı, direksiyonu kırsaydım keşke diye içim içimi yedi. İlker polisleri çağırmış, aracı kendisinin kullandığını söylemiş, araç çekildi, İlker adli tıpa sevk edildi. Haydaa, niye ki ? Köpeğe otopsi mi yapacaklar, anlamadım. Meğer alkol kontrolüymüş. Eve bi uğradı, sonra gitti. Nazlı aradı, kapıda karşılaşmışlar, Umut da İlkerle gitmiş, çay koyduk hadi gel dedi. Canıma minnet! Çok keyifsizdim zaten, biraz kendime geldim. Cansu bıcırığını sevdim. Her geçen gün daha iyi emekliyor. Hatta kendi başına ayağa kalkıyor. Bu minik daha 6 aylık ya, harika bişey. Elimize doğdu ya insan böyle gelişmeleri görünce gurur duyuyor, tıpkı blog dostlarının minikleri gibi. Neyse Arca Cansunun bütün oyuncaklarına saldırarak yine beni rezil etti, sonra arka odada uyudu, Cansu canavarı uyumadı, İlkerler geldi. Çay içtik, kazanın cidden büyük olduğuna, iyi kurtardığıma kanaat getirdik. Böyle durumlarda direksiyon kırmak daha kötü sonuçlar doğurabilirmiş.
Ben normalde araba konusunda salağımdır. Yok ciddi salaklıklar yaparım, laf değil. En son 2 ay önce kapalı otoparkta park yerinden çıkarken kolona çarptım. Öncesinde kaldırıma toslamışlığım var. İlker askerdeyken yine park yerinden çıkarken bir Unoyu haşat edip kaldırıma çıkışımın ardından komşu apartmanın bahçe demirlerini yıkıp el freni ile durabilmişliğim var. Ve bunu geri geri giderken yaptım. Relax zamanlarda saçmalıyorum ama galiba baskı ortamlarında usta şoför oluyorum, ya da tamamen içgüdü:) Kısacası arabasızım, tam da haftaya izin almış, Elvancım İstanbuldan gelecek ve gezeceğimiz bir zamanda, öff fena oldu...Beterinden saklasın dualarıyla postumu noktalıyor, küçüklerin gözlerinden büyüklerin ellerinden öpüyorum.
Not: korkarım artık benim araca kasko yapacak sigortacı bulamayacağız. neyseki araba ilkerin üstüne, kasko arşivlerinde kötü şöfor görünen o!!! benim aracı o kullanıyor ya , daha çiziği yok, ben de kasko camiasının usta şoförüyüm:))