Yazılar posta kutuna gelsin mi?

annelik vs... etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
annelik vs... etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Aralık 2015 Çarşamba

Söz vermek, verdiğin sözü tutmak üzerine... (2)

Takip ediyor musunuz bilmiyorum ama benim aktif olarak kullandığım goodreads hesabımda “currently reading” kitaplarımın sayısı bir ara beşi buldu. Hayır, yanlışlık yok. Evet, hepsini aynı anda okuyordum. Kitap kulübünde, Kara Kitap buluşması yıl sonu yoğunluklarımız sebebi ile Ocak başına ertelenince ben de kitabı bitirmeyi erteledim, sanırım son birkaç aydır orada “okundu” olabilmeyi bekliyor. Aslında biraz da hazzı erteliyorum ben! Bir an evvel biterse tadı çıkmayacakmış gibi geliyor. Bu arada birkaç kolay okunur cinsten kitap bitti tabii ki. Özellikle “Sana söyleyemediğim her şey” çok etkileyiciydi. Anne babalar olarak çocuklarımız üzerindeki gücümüzün nasıl da tanrısal olduğuna dair mesajları bir kurgu romanda almak fazla ciddiye almamamıza neden olabilir. Lakin benim tesadüfen üzerine okuduğum “Az Seçilen Yol” isimli kişisel gelişim kitabı benzer yöndeki psikanalizleriyle fena salladı.

21 Nisan 2015 Salı

Analık üzerine saçmalamalar - Good is enough? Enough is good?

--- Öncelikle ev ve okul için tebriklerini, hayırlı olsunlarını gönderen herkese kucak dolusu sevgiler, inanın böyle zamanlarda birilerinin senin mutluluğunu samimiyetle paylaşması paha biçilemez. ---

Geçtiğimiz haftalarda İlker’in çocukluk arkadaşı ile sevgilisi bize geldiler. Zeynepler de bizdeydi, maç izlenecek, İlkerin içlerini elcağızlarıyla hazırladığı nefis pideler mideye indirilecekti. İndirildi, üzerine biralar şaraplar açıldı, sohbet derinleşti. Biz ilişkilerini evliliğe dönüştürme yolundaki çiftle aile, çocuk, annelik babalık mevzularını irdelerken, Arca ve anne-babasından sonra en bi’ çok sevdiği kişi olan Poyraz kudurukluklarıyla aile planlamasına katkıda bulunmakta olduklarının farkında bile değillerdi.

Zeyneple ikimizin, müstakbel “elti”mize çocuklu hayatın zorlu evrelerinden fazla detaylıca bahsetmemiz de tuz biber ekmiş olacak, yeni arkadaşımız “çocuk” olayını gözünde büyüttüğünü ve çok korktuğunu söyleyiverdi. Hay bin kunduz! Eh be yeliz tut çeneni. Neyse toparlamaya çalıştım.

6 Ağustos 2014 Çarşamba

Yeni yepyeni bir şeyi çocuğunuzla tecrübe ettiniz mi hiç?

Çocukla tekrar çocuk olma şansın var. Çünkü onların kahkahasındaki saf mutluluk ve neşe, başka hiçbir şeyde yok. Çocuklar belki de kendi çocukluğumuza dönmemizi sağladıkları için bu kadar seviliyorlar. Yoksa mesela benimki bazen çekilecek bok değil!

Keyfimin kaçtığı bir akşamdı. Olur öyle arada. Kaçar, sonra bir yemek yaparım, yanına güzel bir şarap açarım, hatta yemeği yaparken şaraba başlarsam daha bile güzel olur. Zira kokusuyla yemeğin, tadıyla şarabın, terapi başlamıştır. 

Terapi dediğin şeyi bir yoga merkezinde, bir dağ başı meditasyonunda araman manasız.
Terapi, yaparken dünyadan koptuğumuz şeylerin bütünüdür ve bu kişiden kişiye değişir.

18 Haziran 2014 Çarşamba

Arca yavrum senin annen bir sulu gözdü....

Bak bacım bu fotoğraf sana hiçbir şey ifade etmeyebilir. Çocuk işte uyuyor, anası da manyak mı ne fotoğrafını çekmiş vah yavrum diyebilir kimileri. Biraz daha dikkatli başka birilerinin aklından ise “yuh lan kadına bak çocuğun tırnakları çapa gibi olmuş, kesmemiş, az ye de bir tırnak makası al eline” düşüncesi geçebilir.

Hepsine eyvallah.

Tepelemeyeceğim ancak yüksek müsaadenle çemkireceğim…



30 Mayıs 2014 Cuma

Pırlatanlar değil ama kurallar bir annenin en iyi arkadaşlarıdır

Arca ile alışverişte bir gün…

“Dükkanda beğendiği ayakkabıyı almayacağımızı söyledim;
A: lütfen dışarı çıkabilir miyiz? Dışarıda konuşmak istiyorum burada insanların duymasını istemiyorum!
Çıktık.
Y: evet dinliyorum
A: o ayakkabıyı almayacağız demekle beni ne kadar üzdüğünün farkında değil misin?!”

Bu diyalogu blogda paylaştığımda Ceren, alışverişte bir şeyi alamayacağımızı nasıl açıkladığımızı sormuştu.

"Ben genelde kısaca “almayacağım” diyorum:) Ve Arca da “tamam” diyor" sanıyorsanız, hayır yanılmıyorsunuz. Gerçekten çoğu zaman “tamam” diyor. Bu tabii ki hep böyle değildi. Ağlamalar, sızlamalar, tutturmalar oldu zaman zaman… Ama aşıldı.

Hep derim…

9 Mayıs 2014 Cuma

“Annelik” elbisesi

Evvelden demiştim, “süper anne? Yok be gülüm hikaye”… öyle ama hatta devir süper olmamanın devri biliyor musun? Hatta şimdi trend anti mükemmeliyetçilik! Hmm bak onu da demiştim. 

Var ya, yakında konuşmayacağım, sorulan soruları blogdan link vermek suretiyle yanıtlayacağım, o denli gevezelik etmişim vaktiyle…

Ama elimden geleni yapıyorum. Bak bir tane daha.

Hhahah vurun lan beni! Süper düper hüper bir anne olmadığımı daha nasıl haykırayım allahsızlar!

Süper olmadığımda hemfikirsek devam edelim.

15 Nisan 2014 Salı

Annelikle beslenme arasındaki yadsınamaz bağ

Var hem de feci bir organik bağ var. Hem de ta bir beden olunan, gebelik denen o en mutlu aylardan itibaren göbek bağı ile kuruluyor bu bağ. 

En “saldım çayıra mevlam kayıra”cı ana profili bile en azından bir muz ile çocuğunun açlığını dindirmekle kalmaz, “evladımı doyurdum” psikolojisiyle serotonin hormonu salgılar.

Bir de şu ecnebi analar gibi “yersen yersin yemezsen odana” ekolünden gelenlerin yavrusu bir yemek seçmeye görsün, bir faydalı gıdalara burun kıvırmaya görsün, o ekol yerle yeksan olur. Hayır, ekolün bayrak sallayanlarından olarak başıma geldi, oradan biliyorum. Ahkam kesiyorsam laf değil yani.

11 Nisan 2014 Cuma

Çocuklarımızın güvenliği için 14 temel kural

Arca kadardım, eminim zira o eve yeni taşındığımız yazdı.

Bebeklikten beri arkadaşım olan Sinem’le apartmanın arkasındaki sokakta oynuyorduk. Bir kadın geldi yanımıza. Hamile miydi neydi tam hatırlamıyorum. Siyah saçlı ve beyaz tenli olduğu aklımda kalmış. Bize “gelin size bebek göstereceğim” dedi. 

İki salak ama salağız yani, gittik peşinden. İki sokak aşağıya indik. Kadın Sinem’in kolundaki altın bileziği çok beğendiğini söyledi, bir bakayım dedi, çekti aldı bileğinden. Hoşlanmadık. Kızıma gösterip getireceğim dedi, gitti. Gelmedi. 

Haydaaa… Sinem bileziğini beklemeye karar verdi, ben de bari gideyim annemlere söyleyeyim dedim, ev gittim. O zamanlar şimdiki gibi değilim demek ki yön duygum pek bir gelişmiş, hemen buldum evi. Annemlere anlattım, gör sen yaygarayı. Aldım anneleri, götüreceğim Sinem’in yanına, bir baktık, Sinem de beklemekten sıkılmış sokağın başına kadar gelmiş.

O gün olayın ciddiyetini anlamamıştım. Hala daha bu anlattıklarımın ne kadarını doğru hatırladığımı bilmiyorum geçmiş üzerinden otuz sene. Ama ne kadar korkutucu sonuçları olabileceğini çok sonra kavradım tabii.

Aklıma gelmesinin sebebi Arca. Çünkü bana geçen akşam durduk yere bir arkadaşının ona anlattıklarını aktardı. Televizyonda görmüş arkadaşı, annesinin elini bırakan dokuz yaşındaki bir çocuğu hırsızlar kaçırmış ve öldürüp çöpe atmışlar. Doğru muymuş?

9 Ocak 2014 Perşembe

iyi bir anne değilim, sadece çabalıyorum.

31 Aralık’ta Arca’ların okulu yarım gündü, eh bizimki 11:00’de okula gittiği için göndermemeye karar verdik. Sabah saatlerinde evin kapısı çalındı, karşı komşu. Dört yetişkin bir oğlanı okula gitmeye ikna etmeye çalışıyorlar, destek istiyorlar. Tuna, Arca’dan iki yaş küçük ve o an onu ikna edebilecek tek şey “hmm evet Arca da okula gidiyor bak hadi bakalım giyin hemen” cümlesi. Babası da aynen bunu talep ediyor bizden. Düşünmeden talep edilen cümleyi sarf ettim. Arca yanımda, sesini çıkarmadı, el salladı içeri girdi. 

7 Ocak 2014 Salı

Tamamlanmak

“Dost nedir?” desen, hiç düşünmeden “yıllar sonra görüştüğünde bile yıkıla yıkıla gülmeyi başardığım insanlar” derim. Çok şükür ki elimde hatırı sayılır sayıda var :) Üç tanesiyle yılbaşından önceki hafta görüştük, Tuba te Hong Kong’lardan gelmiş kaçırır mıyım! Gülayşe ve Elvan derhal dahil oldular ve Midpoint’teki o masa bir anda on beş sene önceki yurt odamıza döndü. Etraf masalardan kulak kabartanlar, kahkahalarımıza cıkcıklayanlar, “susmayacak bunlar, yar bana biraz huzur” deyip başka masalara kaçanlar oldu mu bilmiyorum. Ben dostlarımla kahkahanın dibine vurmaktaydım. Bir de ateş, öksürük, hastalık… bıyyy çekilecek bok değildim de çektiler sağ olsunlar. İçmeden sarhoş kafası ettiler beni yeminle! Akşamın ilerleyen saatlerinde Arca’nın videolarını açıp dalgamızı geçtik, (çocuk istismarında son nokta, kadın muhabbetlerine meze oldu garibim) en son ayrılırken botokstan bahsetmekteydik, mevzu öyle derindi ki bitemedi kaldı öyle…

15 Mart 2013 Cuma

Annelikte son trend

İş görüşmelerinde sorulan en klişe soru “en sevmediğiniz yönünüz nedir?” ise, daha klişesi “mükemmeliyetçiliğim!” cevabıdır.

Hadi biraz gerçekçi olalım. Devir mükemmeliyetçilerin devri değil artık. İş görüşmelerini bilemem ama annelik mevzu bahis olduğunda “mükemmeliyetçiler” fena halde dışlanıyorlar, benden söylemesi. “Çocuğum mükemmel bir birey olsun” demeyi bırak, “bebem büyüyünce bilmem ne olsun, bilmem ne başarısına imza atsın” diye aklından geçiriyorsan, hayal kurmaya yelteniyorsan banal ve de avamsın.

Şimdi trend “anti mükemmeliyetçilik”.

“Ne alaka?” deme, izahatlarımı dinle.

12 Mart 2013 Salı

Annelik çok boktan bir şey!

Neşeyle eve geliyorsun, ne zamandır beklediğin bir şeylerin ucuna gelmişsin, hazırlanmışsın, enerji tavan. Motivasyon desen zirveye oynuyor. Akşam göremeyeceksin ya öğleden sonra misler gibi cüceyle oyun oynuyorsun. Mızıkçı filan ama acayip eğlenceli bir tip. Oyunları bir tarafından uyduruyor, kuralları değiştiriyor, hile yapıyor, bildiğin pislik. Benim gibi kural ve kontrol manyağına göre bir çocuk değil bu, “ben bunu istemiyorum geri alın bunu” deme şansın da yok, öyle didişip duruyoruz.

16 Ocak 2013 Çarşamba

Risk

Birine duygularını samimi bir şekilde açmak risklidir.

Şimdiye kadar çatalı cam masaya vurduğunda “kırılacak” demişsindir, şimdi “kırılacak ve bir yerin kesilecek diye çok korkuyorum” demektesindir. Koca kadın korkularını el kadar bebe ile paylaşmaktadır. bababbabababa başımıza taş yağacak!

14 Ocak 2013 Pazartesi

Arca hakkında duygu ve düşüncelerim

Hafta sonu okuldan verilen ev ödevimiz buydu. Ben kağıda www.gununcorbasi.blogspot.com yazmayı düşünüyordum aslında:) vallaha hiç uğraşmazdım. Yazmak değil derdim, vallaha bak otursam sayfalarca yazarım. Lakin İlker "ödevimiz vardı eyvah" deyip ne olduğunu söylediğinde ben kafamdan yazmıştım zaten. Mesele kağıda "elle" yazmak. O kadar klavye- dokunmatik ekran gevezesi olmuşuz ki elle yazmayı unutmuşum. Elle yazarken düşünemiyorum bile:) neyse buraya yazdım tabii ki sonra elle temize geçtim sabah alelacele kolum koptu. Bir de İlkerinkileri ekledim. Malum o telefonda sms bile yazamaz.

Tamam sustum, ödev aşağıda:

11 Ocak 2013 Cuma

Sabah kahvesinden önce

Üç gün ya üç gün! Bir tadilat üç gündür bitmez mi be! Kafama vuruyor sanki çekici.

Tadilat sesleri cinayet sebebi olabilir pekala, üstelik hafifletici sebeplerim var. Tahrik ediliyorum şu an üstelik ruh sağlığım iyi değil. İyi halden filan derken ilk celsede yırtarım.

Uykusuzum. Epeydir uykudan yana şikayette bulunmamıştım, özlemişim. Göz kapaklarım kapanıyordu yolda, arabanın ısıtıcısını kapattım, bir derece dış hava koşullarında pencereyi açtım.

13 Aralık 2012 Perşembe

Dolap kapakları

Geçen Cuma Arca’nın veli toplantısındaydık. Kurum sahibi genel konularda konuşma yapıyordu, ailelere önerilerde bulunuyordu.

Laf döndü dolaştı, dolap kapaklarına geldi. Evet, artık yetişkin sayılan oğlunun odasındaki dolap kapakları bile açıktı. Salondan cık cık sesleri gülüşmeler gelirken ben yanımdaki İlker’in kolunu tuttum, yoksa puhahah şeklinde kopacaktım ve tüm salona “benim o! o dolap kapaklarını açık bırakan yetişkin benim!” diye itiraf etmek zorunda kalacaktım.

26 Kasım 2012 Pazartesi

"imza: kızın" tadında :)

Bizimkilerde ortam hep curcunadır. O filmlerde gördüğün geniş gürültülü İtalyan aileleri gibi… Herkes yüksek sesle konuşur ama istisnasız herkes. Hayır babamın işitme kaybıyla alakası yok : ) Kırk senedir böyle bu aile… Herkes konuştuğu için ve aynı anda konuştuğu için bir süre sonra kişi kendi sesini duymaz olur, dolayısıyla desibel arttıkça artar, an gelir herkes bağırıyor sanırsın. Aramızda en az konuşan öğretmen ablam bile mesleki deformasyon sağ olsun, yüksek perdeden kapatır arayı.


Arca anneanne evinde kafayı yer. Kimse değildir suçlusu. Arca ortamın kurbanıdır. İnanılmaz aktive olur ve enerjisini sönümleyecek bir Duru yoksa o anda, evi birbirine katar. Tek derdi ilgi çekmektir ama karşıdan baktın mı “laf dinlemiyor”dur. Dinler aslında Arca, laf dinler ama o curcunada lafları duyamaz sadece.

22 Kasım 2012 Perşembe

Sevmiyormuş! Sevmezsen sevme len!

Öyle diyor beni hiç sevmiyormuş. İçimden “sevmezsen sevme len düdük!” diyesim geliyor lakin “bilinçli” zamane anası “aman tanrım bebem beni sevmiyor hemen nedeninin derinliklerine inip bilinçaltından çıkmalı, olmadı pedagoga götürüp analiz etmeli, neme lazım gelişmiş ülkeler anasını sevmeyen saykolardan geçilmiyor, bizim oğlan manyak neyim olmasın…” diyerekten devreye giriyor.

Ukelalığıma sağlık böyle durumlarda “aa niye sevmiyorsun?” demeyeceksin.

21 Kasım 2012 Çarşamba

Sana bana "çöp" peki ya ona?

Önceki hafta sonu Patlıcan'a kahvaltıya gittik. Nefis bir yerdir orası. Gözlemesi, kahvaltısı demiyorum, onlar ayrı da ... Ağaçların altında oturursun, önündeki parkta çocukların oynarken çayını içebilirsin.

O hafta sonuydu, ilk defa sonbaharın İzmir'e de uğradığını anladığımız günler gelmişti. Nihayet gelmişti de kuru yapraklara kavuşmuştuk.

Arca cücesi dayanamadı tabii, o yaprak bu yaprak... Parkı filan unuttu, sadece yerden yaprak topladı.


20 Kasım 2012 Salı

Bir hafta sonu evde cüce oyalama klasiği : Mutfak


Dün Arca ile akşamlar yapacak bir halt bulamıyorum diye mızmızlanıyordum ya, aslında bakma abartıyorum, cidden abartıyorum.

SPK'yı sevmem, okuduğum tek kitabı "Anne İş'te" ve Arca üç aylıkken filan okumuştum, işe döneceğim ya akademik olarak kendimi eğitmeye çalışıyordum, başka da alternatifim yoktu. Bir elimle süt sağarken diğer elimde bu kitabı tuttuğumu ve çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Deneyimsizlik işte...

O kitapta tüylerimi diken diken eden pek çok saçmalığın yanında hoş bir öykü de vardı. Gerçek midir bilmem, ben inanmayı tercih ediyorum, daha doğrusu "acaba çocuğuma yeterince zaman ayıramıyor muyum" diye telaşlandığım zamanlarda aklıma öyküyü getiriyorum ve vicdanımı rahatlatıyorum diyelim : )