Yazılar posta kutuna gelsin mi?

anne notu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anne notu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Haziran 2014 Çarşamba

Arca yavrum senin annen bir sulu gözdü....

Bak bacım bu fotoğraf sana hiçbir şey ifade etmeyebilir. Çocuk işte uyuyor, anası da manyak mı ne fotoğrafını çekmiş vah yavrum diyebilir kimileri. Biraz daha dikkatli başka birilerinin aklından ise “yuh lan kadına bak çocuğun tırnakları çapa gibi olmuş, kesmemiş, az ye de bir tırnak makası al eline” düşüncesi geçebilir.

Hepsine eyvallah.

Tepelemeyeceğim ancak yüksek müsaadenle çemkireceğim…



20 Mayıs 2011 Cuma

Özeleştiri...

Yapacağım. Yapmazsam içimde kalacak.

Böyle geyik sohbetler yapınca bizim ev bir sitcom platosu, sohbetlerimiz hep esprili, sahneler 50’lerden kalma müzikal tadında geliyor sanki. Hep bi neşe hep bi her bişeyler şen şakrak.

Hayır değil.

Çokça kendimi eleştiren bir insanım aslında. Eskiden eleştirilmeye tahammülüm yoktu, şimdi kulak veriyorum. Dahası eleştirirken kendimi, bazen çok acımasız oluyorum, ipin ucunu kaçırıyorum hatta bilinçli üzüyorum kendimi. Bu bile eleştiri oldu : )

Yemek içmek konusunda garip takıntılarım var mesela. Organik ana olmadım hiç, sürdüremez tıkanırdım bir noktada, biliyorum ben kendimi. Ama şeker çikolata konusunda çok sağlam durmaya çalıştım. Lakin acayip abarttığımı fark ettim.

Dün...
Kübra ve Hayatlarla Patlıcan’dayız. Paketli kesme şekerlerle oynayan Arca’ya ses etmem, çünkü hiç yemedi, yenecek bir şey olduğunu bilmiyor.

Sanıyordum.

Önceden benzer münasebetler oyuncak kamyonun arkasına yükleme taşıma veya paketlerini açmakla sınırlı kalmıştı, bu sebepten rahatım. Bir baktım ağzına attı.

Bırak değil mi, en fazla yer. Şeker komasına girecek değil ya!

Yok ben arıza yapacağım, sokarsın parmağı çocuğun ağzına çıkarmaya çalışırsın, hızlı davrandığın ilkini kül tablasına koyarsın. Ama Arca daha hızlı ikincisini ağzına atar, hadi eridi, çıkaramadın, ikincisini kül tablasından alır. Ve kabus boğuşmalar başlar. Tasvir filan hikaye, yaşamak lazım, küçük dili yutmak lazım.

Birinin beni omuzlarımdan tutup hızlıca sarsmasına ihtiyacım var.

İster Arca’nın yorgunluğu, ister uykusuzluğu de ne dersen de…

Arca’nın ağzındaki kesme şekere ilaçmışçasına, zehirmişçesine saldırışımı unutamıyorum.

Ve olur da unutursam diye yazıyorum ki hafızama kazınsın!

Arca’ya kısmen paylaşmayı, sırasını beklemeyi bir nebze öğretebildiğime sevinirken kendime sakin olmayı öğretemediğime üzülüyorum.

Relax Yeliz relax…

12 Nisan 2011 Salı

Hırsız var!!




Zaman hırsızıyım, sürekli bir araklama peşindeyim, aklım fikrim zaman araklayıp biriktirip istifleyip istediğim gibi organize etmekte!

Çalışan anne yok yok anne isen en önemli hazinen zaman! Arttıracaksın, biriktireceksin, kenara koyacaksın, ama vadesiz mevduatta kalmayacak en kötüsünden bir “elma hesabın” olacak ki bir şekilde artsın. Fiziki olarak artması mümkün olmayan tek şey zamansa da ruhen arttırdığını düşünüp sevineceksin.

Sabah yer cücesi ile 5 dakika fazla kestirmek için makyajı ofiste yapacaksın. Yok canım işten kaytarmaya gerek yok zaten sistem açılasıya allık sürülmüş oluyor. Kahvaltı ise mailleri okurken!

Öğlen yemeği hızlıca tıkınıp üst baş alışverişini, hediyeleri, kitapları hep uzatılmış öğle tatilinde halledeceksin. Evet biraz işten çalacaksın ama göndermen gereken mailler öğleden sonraya sarktıysa – nasıl olsa uzak doğuda mesai çoktan bitmiş olacak – gece göndereceksin. Çok geçse mesailerine bile yetişebilir iki hoşbeş edebilirsin.

Ev işlerine yer cücesini dahil edeceksin. Cüceyle oyundan zaman çalmış gibi olacaksın ama korkma o bayılıyor zaten bulaşık makinasını boşaltmaya. Hele çamaşır asmak!! Bırak makinedan o çıkarsın, sen o arada çamaşırlığı açarsın. Eğil kalk, uğraşmaya değmez, bir de çamaşır silkelemeyi öğrettin mi, tamam, beş dakikada biter. Biraz boyu uzasın da çamaşırları bile asar dersin.

Kendi kendine oyuna mı daldı, hiç yanaşma! Zaten “anne geeel” diye çağıracak canı sıkılınca. Kıvrıl köşeye gömül kitabına. Hani bilgisayar olsa saldırır, kitabı en fazla eline alır, bırakır. Ben böyle böyle hafta sonu kitap bitirdim.

Ruhunu doyuran şey blog yazmaksa bırakmayacaksın peşini, öğle tatillerinde gevşeyeceksin, işler kaldı mı? Hmm napıyorduk? Evin erkeklerini uyuttuktan sonra hallediyorduk!

Market – internetten sipariş
Kitap – internetten sipariş
Kozmetik – internetten sipariş
Sahi kim icat etmişti interneti? Suç ortağım internet!

Yatmadan hemen önce mutfağı toplamaktan zarar gelmez, rahatsız etmez. Tek sıkıntı çat kapı ziyaretçilerin sofrayı dağınık görmesi ki zamanla pişkinliğin ne kadar iyi bir meziyet olduğunun farkına varacaksın.

Az yoruldun mu hemen kitap okuyalım diyeceksin, ayağını uzatıp kolunun altına aldın mı cüceyi, oh günün stresi kokladığın saçların arasında eriyip gitti.

Çok mu kolay görünüyor? Değil elbet! İş biraz pratik yapmakta, çokça zaman çaldın mı, bir de bakmışsın zamandan bol bir şey yok!

1 Aralık 2010 Çarşamba

Dün gece sabaha karşı 3 suları

Güzel bir akşamdı, baştan sona kendi yemeğini kendisi yedi, bir Arca klasiği olarak benden çok yedi. Sonra bol kudurmacalı bir akşam geçirdik, Tarkan’dan öp, Athena’dan Arsız Gönül bu aralar favori. İlknurlar uğradı, Barış Manço’nun Ayı şarkısında coştuk, falan filan…

Uyudu, uyumadan önce rüyasında kimleri göreceğini sormak rutinin bir parçası, ilginçtir bu defa “balkabağı” dedi. Gece 1 civarı sıklıkla uyanmaya ve ağlamaya başladı. Kabus gördü herhalde, ne gördün rüyanda dedim, “balkabağı” hmm iyi peki su içelim uyuyalım rüyada anneyi görelim daha az ağlamaklı bir rüya olur.

1-2-5 artık kaç defaydı hatırlamıyorum, defalarca kalktım. Canı acıyor gibi. Karnın mı ağrıyor diye sordum, evet deyince bol bol karnını ovdum ama gaz çıkarma yok. Yanımıza aldım, arada İlker de ovuyor karnını. Ağlama şiddetlendi, “kaka” dedi. Hadi be! Gün içinde 2 defa yaptığı için bu olasılık aklımıza hiç gelmemişti. Ayı ve Ali kitabını yanımıza aldık, Aliyi okuttu. Ama içim uyuyor bu arada. İlker biraz kestireyim demiş, onu da çağırdı. Maaile tuvaletteyiz. O mıçıyor biz gururlu gözlerle birbirimizi kutluyoruz, sorun çözüldü!!

Sanıyoruz…

Bu defa da geri uyumaya ikna etmeye çalışıyorum, iğrenç sesimle ne zamandır ilk defa ninni bile söyledim, üstelik alttaki bu fotoğrafı bu ilginç gecenin hatırası olarak çekerken uyandı düdük, tekrar istek yaptı, bi daha ninni, ay kendi sesimi duymaya dayanamıyorum!



Uyudu, uyandı, yanımızda yattı, İlkeri tekmeleri ile hırpaladı, bir şekilde sabahı ettik. Uyanık kaldığımız zaman uyuduğumuz anlardan daha uzundu, kısaca hala esnemekteyim.

Bunları anlattım çünkü öncelikle ebeveynlik tarihimizde böyle bir şeyle karşılaşmamıştık, Arcanın gece yarısı sıçması bir ilk!!

Ayrıca kendi adıma gece uyanmalarını daha metanetli karşıladığımı fark ettim. Bunda İlkerin telkinlerinin yanı sıra Arca'nın sadece 1 defa kalkarak ya da hiç uyanmadan geçirdiği gecelerin sıklığı da etken. Çünkü biliyorum ki kapris veya huy değil bir şekilde onu rahatsız eden bir şeyler var. Tek yapmam gereken sakin sakin ne olduğunu bulmak ve çözmek!

Ama en önemlisi, kendimizin bebek değil de çocuk ana babası olduğumuzu fark ettik. Fark ettik ki ister hiç konuşmasın ister uzun cümleler kursun fark etmez, artık bu dönemde çocuklar acılarını duygularını ifade edebiliyorlar, ne mutlu bize! Küçük bir bebekken de ağladığı olurdu ama ne kadar zor olurdu anlamamız, hemen gözleri kısar delilleri gözden geçirir, gün boyu yaşananlardan ipucu yakalamaya çalışırdık. Kimi zaman bir türlü sonuca ulaşamazdık.

Peki ya şimdi?

“Arca karnın ağrıyor mu?”
“Evet!”

11 Kasım 2010 Perşembe

Bir yorumun düşündürdükleri

Hani geçen gün bi yazı yazmıştım içimdekileri paylaşmıştım. Arca’nın bana benzemediğine dair. O yazıya biraz hüzün katmışım gibi geldi sonradan. Aslında farklı renklerin kutlamasını paylaşmak istemiştim.

Neyse … Bir büyüğüm, sevgiyle takip ettiğim Lalenin bahçesi yorumda bir şey yazdı.

Aynen kopyalıyorum:
bir gün Nazlı bana dedi ki- Anne benim yerime hayaller kurma ben çok normal bir hayat yaşamak istiyorum... hayatımın dersini vermişti bana ve o gün orada durdum:))

Yapıyor muyuz? Yapmayanımız yoktur, çocuğu adına hayal kurmayanımız, kehanetlerde bulunmayanımız yoktur. Kimimiz kendisine benzesin ister, benzemesiyle gurur duyar, kimimiz onun adına öylesine dileklerde bulunur. Senin doğrun, onun doğrusu olacak mı? Senin hayatın ayrı, o sana benzeyecek mi? Ona sunduklarımızla ne mesajı veriyoruz? Kendi bilinçaltımıza neleri yerleştiriyoruz bilinçsizce ve ne kadarını onlarınkine enjekte ediyoruz usul usul?

Yok çok derin düşünelim diye yazmıyorum bunları, öyle insanları silkelemek ve topluma kazandırmak gibi misyonlarım yok. Hatta tam tersi! o kadar ince görmemek gerektiğini düşündürdü, Lale hanımın kızı. Ben Arca için şöyle olsun, böyle olsun, böyle akıllı, böyle başarılı, böyle mutlu, böyle böyle bana benzesin, yok burasını babasından alsın derken, bir gün çıkacak ve “ben senin hayallerinin hiçbirini istemiyorum, ben farklı bir rengim farklı bir insanım” diyecek. İşte bu kadar yalın bu kadar basit!

22 Mart 2010 Pazartesi

annelik halleri üzerine monolog

benim halet-i ruhiyelerim değişkendir. Yükselen terazi dengesizliği ve çelişkiyi hayatıma sokar, kaçar, otur oturduğun yerde diyen boğa kolumdan tutar. Teraziye kızamam da ... lakin tembel ve hımbıl bir boğadan çalışkan, üretken her daim sanata güzelliğe aç bir kadın çıkarır. Geçinir giderler...

içimdeki fırtınalar bir türlü dinmediğinden ruhumda heyecan hiç eksik olmaz. Ama baksan bana işinde gücünde, istikrar timsali, ayakları yere basan bir insan, enteresan!

çalkantılarım anneliğime de yansıyor, inkar edemem. Tutarsızlığı tutmaya çalışıyorum da değişkenlik pek fena. Sürekli hareket halindeyim.

Arca için isteklerim hayallerim hiç bitmez. Tilkilerle sincaplar dolanır durur, sürekli beynimi meşgul ederler. Bu aralar nasıl olmalıyım? Arca nasıl bir insan olsa? Nasıl bir yol çizeyim? soruları kıpır kıpır.

Sonunda karar verdim. -Aç parantez - Bizim İlknurların arkadaşı var Serdar. Gökhan Tepenin son zamanlar hit olan parçasını yaptı. Cumartesi akşam İlknurlardayken uğradı, önceki gece Gökhan Tepenin konserine gitmişler birlikte, video çekmişler, izledik beraber. Nasıl güzel bir duygudur kimbilir, birşeyler üretmek ... özel bir birşey.. Sanatçı olmak insanı özel yapıyor, farklı yapıyor. Sanırım bundan sonra böyle bir karar verdim. - kapa parantez- Galiba Arca sanatçı olursa çok mutlu olacağım. 2 mühendisten nasıl olacaksa:) [müzisyen halanın ve piyanist geçmişi olan babanın genlerine güveniyoruz:) ] Üstelik benim özgeçmişim yarım bıraktığım heveslerimle dolu... Kendi yapamadığım heveslerimi Arcada mı görmek istiyorum acaba? Belki.. her anne kadar. İstemek, hayalini kurmak empoze edeceğim anlamına mı gelir ? Yok be o kadar yaptırımcı bir mizaca sahip değilim ki. En fazla yönlendirme yaparım. İçinde varsa ne ala:) Kitap konusunda olduğu gibi. Koyarsın minikkenden önüne, baktın ilgileniyor mu, birkaç tane daha eklersin kitaplığına, sonradan içinde varsa seninkilere bile dadanır zaten:)...gibi.

-----------------------------------------------------------------

Sonra Arcanın tombul bir bebek olmasından hep mutluluk duyduğumu farkettim. Kilo aldıkça sevindirik oldum. O XL olsun ben XS kalayım triplerine çok girdim. Doktora bile üzülebilirim imajı vermişim, kontrolden sonra sorma ihtiyacı hissetti. Şimdi kilo alımı durdu, üzülüyor muyum? Hayır... Galiba olması gerektiği gibi olduğundan umursamıyorum artık, geçici bir durumdu.

-----------------------------------------------------------------

arca uyku arkadaşına sahip olsun manyaklığı içindeyim. çok zaman zorla eline tutuşturduğum nesneler oldu. Niye yapıyorum bu manyaklığı?
1. prop olmaya meyilliyim, arca da beni prop yapmaya. illa ki oramı buramı tutacak. ben de içten içe seviyorum dokunulmayı, hadiii başlıyoruz sil baştan!
2. uyku arkadaşı, güven nesnesi, bunlar güzel şeyler. benim ayşe bebeğim vardı, bez bebek ama şahane bir arkadaşlığımız vardı. Liseyi bitirdiğim sene hala birlikte uyuduğumuzu hatırlıyorum. Hatta Arcaya versem mi dedim. Erkek bebek + bez bebek bağlamında İlkerin sıkıntısı olduğu için denemedim.
3. Arca da meyilli gibi. beni heveslendiriyor ama hiçbiriyle uzun süreli ilişkisi olmadı, hep one-night stand'ler yaşıyor.
Kimlerle? önceleri pandasına ilgisi var diye, panda. Sonra suluk, sonracığıma Kirazımın gönderdiği bir oyuncak var (hani çekiçle tahta silindirlere vuruyorsun) işte bunun silindirleri ve bizzat çekici, marakas, pisi kedi kitabı, kuzulu küçük yastığı, İkea tavşanı, ıslak mendil, yılbaşı ağacının top süsleri, ananesinin evindeki eski oyuncak ayım bobo, ağız bezi, badem adını verdiğimiz foku ve son olarak dün akşam zuzu (zürafası). hatta sabah kalkmış zuzuyla oynar halde buldum kendilerini.
oyuncakçılarda herşeye bu gözle bakar oldum. bu işi çözeceğim ama ne zaman?

-----------------------------------------------------------------

daha bir gözlerimin içine içine bakar oldu sanki. sanki anlıyor herşeyi. anladığından eminim aslında, sadece eskiden bu kadar hissettirmezdi. gözlerimizle konuşuyoruz. beni özlediğini çok iyi biliyorum. birbirimize çıldırdığımızı. aşkın başka bir boyutu. hiçbir erkeğin veremeyeceği türden bir mutluluk. benim şu anda onun için melekler, tanrılar, büyük büyük en büyüklerden daha ulu olduğumu hissettiriyor. Onun sıkıntısını anlamadığımda "nasıl anlamazsın" bakışını, ufaktan hayalkırıklığını görüyorum. Anladığımı hissettirdiğim zaman ise üzerinden bir yük kalkmış gibi oluyor.

ve... biliyorum, birgün bu ulu şef konumum olmayacak. Şimdi bacağıma yapışmış bu küçük adamın yerine başka biri gelecek. O bağımsızlığını ilan edecek ve ben ondan bir öpücük bir sarılma almak için bugünlerin özlemini çekeceğim. Bunların farkında olmalı ki tadını çıkarmalı. Onunla geçen her dakikayı neşeye dönüştürmeli. Bugünler geri gelmeyecek.

-----------------------------------------------------------------

bazı günler Arcayı oyun odasına bırakıp çıkıyorum , çaktırmadan seyrediyorum. Kitaplarını açıyor, oyuncaklarıyla oynuyor, halkalarını geçiriyor. Kendi kendine konuşup dans ediyor, benim orda olduğumu bilmeden. Nasıl da bağımsız ve özgür görünüyor. Ama bu dakikalar çok sürmüyor, kokumu alıp saklandığım yerden buluyor beni, sonra gırgır şamata:)

-----------------------------------------------------------------

bazen kendimi hafiyelik yaparken yakalıyorum. Neden böyle oldu, nasıl bu duruma geldik? Örneğin haftasonu pusete binememek için gözünden yaş gelesiye kadar ağlaması. Kemirgen sorular iş başında. 1 yıldır öle bayıla bindiği puset neden şimdi çivili yatağa dönüştü? Susturmak için yapmadığımız kalmadığı anda "istemiyorsun biliyorum" "sıkıldın" cümlelerini defalarca gözünün içine bakarak tekrarladıktan sonra "seçeneğin yok" "bu pusette gezeceksin" dediğimde susup bir güzel oturmasına ve hatta bir süre sonra 1 saatten fazla pusette uyumasına ne demeli? hala cevaplayamadığım sorularım var.

-----------------------------------------------------------------

çözmek kolay değil. tek sorunumuzun kaç cc emdiği, emekleyip emeklemediği, kilo - boy - kafa çapı, olduğu günler gerilerde kaldı. ağlardı, ne derdi var derdik?
- acıktı (aç bu çocuk aç mafyası, süt mafyası..)
- uykusu geldi
- diş
- bir yeri acıyor
illa ki bunlardan biri.
şimdi?
- biri hayır dedi?
- istediğini alamadı?
- uyumak istemedi, yemek istemedi, .... istemedi
- oyuncağını bulamadı
- anne odadan çıktı
- Ümit teyze eve gitti
- baba kucağına aldı
- istediği şeyi ifade edemedi
- duygularını anlatamadı
..........
........
daha neler neler. artık işler değişti, çözmek gereken çok soru, toplamak gereken çok kanıt var. üstelik kaygılanmadan, telaşlanmadan yapmak lazım ki telaşın ona yansımasın. yaptıkça tecrübe kazanıyor, okudukça farklı bakış açıları geliştiriyor insan. annelik artık daha zor, ince bir çizgi, ama daha keyifli, daha güzel.

12 Mart 2010 Cuma

Amaç ??

Hadi bakalım Yavru suya dolayısı ile özgür anneye gönderme yapalım.

Önce bir anı... Efendim ben İlkeri çok seviyordum. öyle böyle değil. Yani kendisi önceleri benim arkadaşım olduğundan, sonradan arkadaşlık aşka dönüştüğünden midir bilinmez acayip çok severdim kendisini, çünkü herşeyini severdim, sadece tipini değil. Sohbetini, arkadaşlığını, hayata bakışını... saymakla bitmez. Neyse okulu bitirdik (daha doğrusu bitirdim, ilker bi 4 sene daha bitirmeye uğraştı:) )ben artık evlenmek istiyorum. Neden acaba diye soranlar, cevabı kendi kendine yapıştırıyor:
- eh artık işlerini de ellerine aldılar, evlensinler
- eh şimdi kız izmire döndü, oğlan istanbulda, fazla uzatmasınlar da evlensinler
- kız ortada mı kalacak aa olmaz evlensinler
- eh artık önlerinde engel yok, ayrı gayrı durmaya gerek yok hadi evlensinler
- iyi söz de kestiler artık araya zaman girmesin evlensinler
evlensinler ... evlensinler ....
...

Kimsenin de aklına gelmiyor bu kız acep neden bu adamla evlenmek istiyor diye. Bi akıllı sordu bigün.. Neden evlenmek istiyorsun? senin hayattaki tek amacın İlker ile evlenmek mi?
HAYIR!!! Benim hayattaki tek amacım MUTLU OLMAK! Ve içimden bir ses bana İlkerle evlenirsem bütün bir ömür boyunca mutlu olacağımı söylüyor. Dolayısı ile evlenmek mutluluğa giden yolda sadece bir ARAÇ. (Açıkçası medeni toplumlardaki gibi beraber yaşamak, evlilik dışı çocuk yapmak bizim toplumumuzda da kabul görseydi, o zaman evlenmeye kasmazdım da)

Demek ki neymiş? Hayatımızın amacı mutlu olmakmış. Mutlu olmayı başarmaya giden her yol bizim için ARAÇmış.

Çocuklarımız için de bunu istemeliyiz. Mutlu bir bebek, mutlu bir çocuk, mutlu bir erişkin, mutlu bir yetişkin olmaları yolunda onlara araçlar sunmalıyız.
Hayatın zorlu yollarında düşe kalka ilerlerken yılmamayı, hayatlarını bir ömür geçirecekleri seçimlerini yaparken sağduyulu olabilmelerini, çok çok ilerde bir gün annem ve babam beni ne kadar iyi yetiştirmişler, herkes tarafından sevilen, örnek gösterilen, "ah ah şimdiki aklım olsa... " ile başlayan cümlelerden uzak duran ve mutlu bir birey olmama yardımcı olmuşlar diyebilmelerini nasıl da isteriz.

Çok okuyoruz, çok araştırıyoruz, onlar bizim için mükemmel, bizim de onları daha da muhteşem yaratıklar yapmaya çalışmamız anneliğin şanından... elbette ki yapmaya kasacağız, ama en önemlisini atlamamak lazım. Onlara sevgimizi vermek, samimiyetle ilgilenmek... bazen hiç oynamadan onun oynunu izlemek, bazen birşeyleri keşfederken sadece güvenliğini sağlamak uğruna yakınında olmak ama ihtiyacı olmadıkça müdahale etmemek ama dönüp baktığında ona bakan gözleri görmesini sağlamak, bazen ağlamasına izin vererek, neden ağladığını anlamasına yardım ederek, kendini sakinleştirdiği ana kadar ve sürecin her aşamasında yanında olduğumuzu ona hissettirmekle onu yarınlara hazırlayabiliriz. Bize duyduğu güvenle ve ona gösterdiğimiz sonsuz sevgi ile ...

Herşey herşey araç, amaç onları mutlu birer birey yapabilmek!

PS: 1 haftada 1 kilo vermenin ödülü 2,5 bira ve bir paket patates cipsi yuvarlarken mutluluktan ve alkolden gevşemiş beynimin yanlış cümleler kurmadığını umuyorum:)

10 Mart 2010 Çarşamba

happy place

Hani gözlerini kapatırsın ve bir yer bir durum hayali kurarsın. Orası senin mutlu yerindir (happy place). çok değil bundan birkaç sene önce mutlu yerimin tanımı çok farklıydı. Bazen geçmişten bir durum seçerdim... İstiklal caddesi veya fakültenin sarı-kızıl çınar yapraklarıyla İstanbul sonbaharı fonunda illa ki ilker... Özgür ve mutlu olduğumuz zamanlar. Devamsızlık ve finaller haricinde hatta bazen onlar da dahil hiçbir şeyi iplemediğimiz zamanlar. Ya da yaz sıcağında yazlıkta, akşamın 9 unda bile denize dalıp çıktığım, tenimin tuz tadında, bronz renginde olduğu , saçımın belime kadar uzandığı, kaygısızca çiğdem çıtlattığım tek derdimin haftasonu annemlerin diskoya izin verip vermeyecekleri olan zamanlar. Ya da gelecekten bir hayal. İlkerle yaşımızı almışız, deniz kıyısında küçük bahçeli bir ev, bahçesinde domatesler, önündeki patikadan küçük iskelesine inip, tekneye atlıyoruz, o koy senin bu koy benim geziyoruz. Akşamları ay ışığında tuttuğumuz balıkları yerken o bana izlememiz gereken filmleri, gazetelerdeki son haberleri, ben ona okuduğum kitaplardan özetler anlatıyorum. Aslında aynen şimdi yaptığımız gibi ama mekan farklı, zaman farklı, stressiz...
Liste uzar gider.
Arcayla birlikte herşey gibi mutlu yerim de değişti. Artık tabloda illa ki Arca da var. Hatta öyle zamanlar var ki meditasyon yapar gibi mutlu yerimi gözümün önüne getirmeye uğraşmıyorum bizzat o an yaşıyorum. Arca başlı başına bir mutlu yer. Herkesin çocuğu öyle değil mi? Artık onlarsız bir hayat bir mutluluk tablosu düşünmek mümkün mü?
Arcayı ilk doğduğu günden beri anlatıyorum, keyifle... Onu yaptı bunu etti. Şöyle yedi böyle sıçtı. Şu kadar kilo aldı, bu kadar boy attı diye. Yazanlardan da beni ilgilendirenleri okuyorum, bu yola birlikte çıktığımız dostlar var, onları kaçırmıyorum. Karşılaştırıyor muyum? İlla ki karşılaştırıyorum, mümkün mü aksi? İnsanız, anneyiz. Arca çok mu ilerde, çok mu akıllı, çok mu yetenekli, HAYIR!! Çok mu şeker, çok mu şirin, çok mu harika bir bebek? EVET BENCE kesinlikle:)çünkü benim bebeğim:)

- "annih annih" diye evin içinde beni aramasına
- sabah 6 buçuk sularında uyuyamayınca bizim yatakta keyif yapmasına
- karnı doyunca "bitti" yapmasına
- anneye sarıl bi kerecik deyince boynuma sarılmasına
- ezelin jenerik müziğinden tut da mozarta kadar her müzik tıngırtısına dans etmesine
- emziği ver deyince çıkarıp sırıtmasına
- uykusu gelince kafayı göğsüme gömmesine
- nadir de olsa "babam" demesine
- "geh" "at" "al" gibi şeyler söylemeye çalışmasına
- dengesini kaybedip poposunun üstüne düşmesine
- horoz görünce üüürürü üüü köpek görünce hav ambulans geçince ıııııhnn demesine
- sehpanın altından pat küt kafayı vura vura emeklemesine
- dişlerini gösterip gülümsemesine
- kafayı öne eğip gözleri dikip dik dik bakmasına
- yandan yandan gülmesine
- küpelerime saldırmasına
- altını açtığımda cıbıl cıbıl kaçmasına
- gözlerinin içinin gülmesine
- gözlerimin içine bakmasına
- öpmesine, koklamasına..

ve... bunları yazmaya bayılıyorum:)

24 Şubat 2010 Çarşamba

ARCA BUGÜN 1 YAŞINDA

Nasıl geçti anlamadım desem yalan olur, valla her saniyesini anladım:)
Arca cücesini şaşkın şebelek kucağımıza alışımızın 1. yılı bitiyor.
Kendisinin olaydan haberi yok, cumartesiye doğumgünü partisi planlıyoruz. Zaten bu Arca'nın 1. yaşı değil "İlker ve Yelizin ebeveynlik yıldönümleri", "bebeği başı gözü sağ 1 yaşına getirdik" kutlamaları, "şöyle bir silkinip insan haline dönüşmeleri"nin başlangıç noktası... Değil mi yaa, ancak insan 1 yılda kendine gelebiliyor, tecrübeli sınıfına sokabiliyor kendini. Ya da en azından şöyle bir kendine güveniyor.
1. yaşımızla birlikte cücemiz de yeni upgrade çalışmalarına devam ediyor.
- sıralıyorduk, daha bi hızlandık, 3 sn kadar desteksiz ayakta durabiliyoruz. Elinden tutunca pekala yürüyor. Eğlencelik yav:)
- emekleme çok hızlandı, özellikle "arca buraya gel" deyince tam ters istikamette depara kalkışı var sorma, ben koşarak yetişemiyorum. Naçizane yorumum, bu kadar ustaca ve keyifle emekleyen cüce daha bi süre sahalara veda etmeyecek ve yürümeyecek.
- ayağımızda terlik görmeyince pıtı pıtı gidip getiriyor, ayağımın üstüne koyuyor.
- Ayakkabı, pantalon, yelek, pijama... hepsini biliyor, kesinlikle konuşmuyor.
- geç konuşacak tezleri güçleniyor. Herşeye ıh mıh diyor ama ne olduklarını biliyor, neden konuşmuyor? Gıcık!!
- dün saçlarını kestirdik!!! Çok sıkılmıştım o saçlardan (bana ne oluyorsa). İlkerin çocukluktan beri gittiği çocukluk arkadaşı berber eve geldi ve hooop kesti. Baby TV sağolsun, kilitlendi ekrana, 10 dakikada bitti. Bu baby tv hakketten nasıl yakalıyor çocukları.
Buyrun yeni saç traşımız:)

- Babasıyla her akşam ben gelmeden önce arabalarıyla oynuyorlar, artık rutine bindirmiş, baba eve gelince hop arabaları alıyor, hadi oynayalım yapıyor.
- TV kapalı hatta fişi çekilmiş vaziyette, kumanda Arcanın elinde, TV ye yöneltip basıyor düğmelere, tabii çalışmıyor, gidiyor receiver'ın yanına kumandayı yaklaştırıp bir daha deniyor.
- Gece uyandığında komidinin üzerindeki suyunu alıp içiyor, alamazsa çağırıyor, gösteriyor bardağı, veriyoruz.
- Hav hav ve pisinin sesleri ile ördek tamam, diğerlerini pek beceremiyoruz.
- Elleri açıp da bi "bittti" yapışı var yiyesim geliyor. (buraya dikkat yapışı var diyoruz deyişi var diyemiyoruz, herşeyi yapıyor ama demiyor, inatçı keçi)
- Dün akşam berberi beklerken, eğildim kulağına seni çok seviyorum sarıl bi anneye dedim, önce 2 pati attı, sonra döndü sarıldı. yok böyle bir duygu, annelik işte bu!!!
iyi ki doğdun cüce, iyi ki anne yaptın beni:)

12 Şubat 2010 Cuma

EMZİRME BİTTİ!!!

Bir aşkın üzerine sünger çekmiş gibiyim. Emzirmek = aşk, aşkın mis kokulu, şefkat dolu hali... Emdikten sonra mutlu gözlerle bakan, teşekkür eder edaya hoşçakal dedik.

Oysa emzirmeye takıktım ben. Hamileyken neler okudum, sütün gelmesi için yapılması gereken herşeyi yaptım. Hatta doğurmadan önce Arcanın pandası ile emzirmek için bebek nasıl tutulur egzersizleri bile yapmıştım (itiraf.com). Hemen de sütüm geldi, galiba olaya acayip motiveydim:) Arca ilk günler pek bi kilo verip cılızlaştığında o lanet mevlüt günü, yaklaşık 30 kişiden çıkan "emzir kızım memeden bebeği ayırma kızım, - Tracye ters tutumlar- mama takviyesi yap kızım" seslerine o süklüm püklüm lahusa halimle, bırak kulak tıkamayı resmen üstlerine yürümüşlüğüm var. Hayır anne sütü alacak!! doktor aksini söylemedikçe mama yemeyecek!! (Sanki mama yiyince çocuğa bişey olacak da!! Acemilik işte, öyle şartlamışım ki kendimi!) Öyle takmıştım ki emzirmeye, süt arttırıcı herşeyi yedim, günde 4 litre su içtim, su dağıtıcı çocuklar bizi ismen tanır oldu. Göğüs uçlarım parçalandığında, İlker Arcayı kucağıma verip "ben bu manzarayı görmeye dayanamıyorum" deyip odadan kaçtığında, yere vurduğum topuklarımın sesini dışardan duyuyordu! Topukların kırılacak nolur yapma diyordu! Ama Allah için bi defa emzirmeyi bırak boşver demedi, sadece destek oldu.
Sonra... acı bitti, annenin kendine güveni geldi, süt aldı başını gitti, Arca da şiştikçe şişti:)

Sonun başlangıcı...
Herşey geçen hafta Arcanın emmeye karşı ilgisizliği ile başladı. Haftaya 2 gece şehirdışında olacak olmam körükledi kararı, ister mi istemez mi derken istemedi birkaç gün. Teklif ettim, ı-ıh! Peki dedim paşa gönlün bilir. Ama geçen hafta hiçbir şey yemediği ve ateşlendiği günlerde emdi, itiraz yok, buyursun emsin dedim.

Bilen bilir ben 6 ay emsin, ama sadece emsin, sonrasında ister emsin ister emmesincilerdendim. (böyle bir tür var mı bilmiyorum, belki ben türümün tek örneğiydim.) Sonra Arca emmeye, ben de sütüm oldukça sağmaya devam ettim. Allah biliyor ya, emzirmeyi hep sevdim, sağmaktan nefret ettim!! Özellikle de 6. ayımızı doldurduktan sonra!! Süt stokları bitince sağmayı da bıraktım, sabah akşam ve geceleri emmeye devam ettik. 11. ayda sadece sabaha döndük, ve 1 yaşımıza sayılı günler kala bitti.

Aslında içten içe acaba süt var da ben mi Arcaya fazla ısrarcı davranmıyorum deyip duruyordum. Emmediği bir gün göğüslerde de sıkıntı yaşayınca sağayım da vereyim dedim. Nerdeyse yarım saat pompayla uğraştım, 50 cc bile çıkmadı!! Hadi Arca bebek kontenjanından 100 cc çıkarsın!! Yarım bardak bile değil. Üstüne bi de sağdığımı ara öğün yapıp vereyim dedim, umursamadı, dökmek zorunda kaldım. Sonunda hadi len dedim, senin emeceğin filan yok!! Hem bi oturuşta yarım levrek (hem de rakısız!!) bitiren, kerevizden enginara yemediği şey kalmayan, lahana sarmalarını, börekleri makarnaları götüren adamın sütle ne işi var!! Adam nerdeyse beni yiyecek ben ağzına meme tıkıyorum. Anlamsız!!

Şimdi? Arada memelere saldırıyor, oynuyor. Hatta dün önünde soyunmak zorunda kaldım, bıyık altından "ben bunları tanıyorum" gülümseyişini yakaladım:) Meme vermek sadece oyalayacak diye düşünür oldum, emzik misali!! Üye olduğum bir mail grubu var: İzmirli anneler... 19 aylık çocuklarının sadece emdiğini, asla yemek yemediklerini, katı gıdaları reddettiklerini söyleyen, memeden kesmek isteyip zorlanan annelerin şikayetlerini okuyorum orada. Kolay mı? hiç değil!! Artık bundan sonra herşeyi anlar, bilinçlenen bir hali var, 2 yaşına gelmiş, otur anne emicem diyen bir çocuk korkutuyor beni!! Çocuk ya, memeyle bağdaştıramıyorum. Üstelik anne sütünün besleyiciliği ne kadar 1 yaşından sonra? Belki bağışıklık sistemine katkı, eh o kadarını almak için de koca 1 yılı vardı, almıştır herhalde birşeyler:)

6 ay sadece emdi mi, emdi!! Sonrasında 1 yaşına kadar normal yemeklerinin yanı sıra sabah akşam emdi mi emdi!! Tamamdır!!

Yumuşak bir geçiş yaşadık, kansız:) Şimdi ilişkimizin farklı bir boyutunu yaşıyoruz, çıkarsız:) Bu iş en çok İlkeri sevindirdi, yok malum sebeplerden değil, beni yenemeyeceği tek şey, emzirmek bitti ve artık kendini eşitlenmiş görüyor. Zira Arcanın anne aşkını emmeyle ilişkilendiriyordu. Kimi anneler bu eşitliği baştan sağlamak için hiç emzirmeyip, sağdıkları sütleri babalarla paylaşıyorlarmış. Yok ben bunun keyfini sürdüm, darısı emzirmek isteyen her annenin başına, bizden eyvallah...

11 Şubat 2010 Perşembe

bugün

Arca'nın gece cin gözlerle bilmem kaç defa uyanışından yorgun düşmüş, İlkere havale etmiş ve yarım saatçik deliksiz uyku için ölürken yağmurun sesine uyandım. Kapkara bulutlar!! (Acaba Candan Erçetin'in ninnisindeki kargalar mı getirdi bulutları?) Heryer taşmış, bardaktan boşalırcasına deyimi az gelir, düpedüz kovalarca su boşalttılar üstümüze bulutlar! Bir ara dolu öyle abarttı ki sağa çekip bekledim. Yolda ufak tefek kazalar, yağmurlu havanın olmazsa olmazı. Ofise geldim, çayı içerken kuzucum geldi aklıma. Umarım dam hepten akmamıştır. 2 gündür içimden birşey gelmiyor, dün bir ara işten erken çıkmayı bile düşündüm. Neyse ki akşam arkadaşlar geldi de iki çift laf ettik, gevşedik. Onlar da dün işte aynıymış. Keyifsiz bir gündü işte.
1-2 blog gezdim, kuzenin yazısına denk düştüm. Nasıl güzel anlatmış, anlattıkları benim çocukluğum, pek çoğu birlikte paylaştıklarımız... Buraya bir link atalım, belki Arca büyüyünce okur...
Bulutlar biraz aralandı, yağmur yavaşladı, hadi ben kaçtım!

22 Ocak 2010 Cuma

Son günler - 12. ay kontrolü - Özgüre yorum

Çekik gözlüler İzmire gelmek istedi aslında, dedim yok, beni tek başıma yakalayamazsınız, merkez ofise geliyorum, genel müdür, satış ekibi, lojistik müdürü cümleten yiyeceğiz sizi. Çaresiz kabul ettiler. Ama pek öyle olmadı, bi ara kendimi fiyatlarla tek başıma pazarlık ederken buldum, hem de çingene pazarlığı!! Sabahtan karlı İstanbula inmiştim, manzara şahane, içim iyimserlikle dopdolu, akşam 8'de herşey bambaşka görünüyordu. Birlikte yemek yiyelim dedik, salaş bir Yeşilköy balıkçısına gittik, yeşil Efeleri fondip yaptılar, ne de olsa sojudan alışkınlar:) Günün gerginliğini attık derken gece 12 uçağı için havaalanına gittim ki rötar! 2:30 gibi evdeydim. Arca kokumu aldı galiba, baktım yatakta oturuyor. İyice kokumu alınca bırakmadı, defalarca uyandı, İlker tekrar uyutmak zorunda kaldı, bi de kandırıyor miniği "yok bebişim o annen değildi, rüya gördün, anne sabah gelicek" diye, yemedi tabii:)

Dün sabah işe geldim ki içim uyuyor, biraz işleri hallettim. Akşama Arcanın doktor kontrolü var. Niye gidiyoruz ki hala bilmiyorum, soracak bişey bile yok. Allah sordurmasın. Demir damlasına devam mı tamam mı için kan testi yapılacaktı. Yapıldı, kan bile verebilirmiş. Artık içmeyeceğiz. Herşey aynen devam. Boy uzamış bu ay: 76 cm. Kilo almamışız ki hiç mühüm değil zira obeziteye 300 gr kala durmak iyidir. Doktorcum sen şimdi kafaya takarsın kilo almamış diye dedi, yok dedim ne diyosun, boyu uzasın yeter:) Sıralamaya başlamış olması iyi... Genel durum yıldızlı pekiyi. 1 yaş aşısı için gideceğiz yine, sağlık ocağında bu aşının yapılmasını istemedi. Bir tüpten 20 bebek aşılanıyor, açılan aşıyı korumak için bir madde ekleniyor, domuz gribi aşısında da bulunduğu söylenen ve tartışılan madde (hiç sormayın teknik terim sıfır). Kendi yapacak aşıyı. Eve gelesiye kadar açlıktan uyuyamadı minişim, mam mam diye diye geldik, çorbanın üstüne lahana sarması yedi ilk defa, sevdi dememe gerek yok sanırım:) Arkadaşlar bize uğradı akşam, Gülle Aşk-ı Memnu'ya bakarken uyumuşum, onlar gitmiş, yatağa gitmişim, hiç haberim yok.
Araya kısa bi not!! Ümit abla yeni bir teşhis koydu bu sabah, Arca geç konuşacak!! Yapma yav dedim. Yok dedi öyle, bu kadar konuşuyoruz, hep birlikte bu kadar ilgi gösteriyoruz ama hala tam anlamıyla baba dede demiyor. Bi ara diyordu, yok demiyor. İlker de bu duruma acayip kıl. Nasıl bana baba demez diye kıvranıyor, ben diyorum takma bana da sadece mam diyor, canı isterse anne diyor. Bakalım bizim miniş geç mi konuşacak? Göreceğiz...

Nerde kalmştık? Özgürümün yazısına yorum yazıyordum, aa du bakiim ben bunu post yapıvereyim dedim, geldim. Zira bazen yazı konusu bulmakta zorlanıyorum hazır çenem düşmüşken...

Etkinlik mevzuu biraz beni de sıkmaya başladı. Yani nasıl anlatsam... Bebişe bişeyler katma güdüsü ile bi dolu kendimce etkinlik yapıyorum. Kendimce, çünkü henüz Arcaya uygulamadım, önce kendim çalışıyorum. (Ben biraz ineğimdir, hep iyi bir öğrenciydim:) çalışmadan yapamam)Bi defasında "sürpriz sepeti" uygulamıştık Arcayla, çok hoşuna gitti keretanın, o zamanlar daha yeni oturabilmeye başlıyordu. Sonra dedim ki ne güzel bişeyler öğretebiliyorsun, en iyisi ben çalışayım. Bi dolu kitap aldım. Okuyorum, kimisi daha çok 2 yaş üstüne uygun, kirazımın kitabı Arcaya daha yakın. Hemen hepsi Montessori felsefesinden yola çıkan kitaplar. Etkinlikleri okuyunca harfiyen uygulama düşüncesi beni geriyor. Hadi şimdi şunu yapalım, hooop materyaller hooop şunu öğreniyoruz vesaire... Bi de bende öğretme güdüsü becerisi yok sanırım. Ya da zorakilik mi geriyor bilmiyorum. Bizim Arcayla oyunlarımız daha bi salakça. Yok vallahi öyle. O kadar kitap oku, etkinlikleri öğrenmeye çalış, nasıl sunum yapıyorlar Montessori grubundaki mailleri incele, sonra gel biberondan su savaşı yap!! Vallahi yaptım, ne biçim anneyim ben? (O biçim!!) Baktım sular damlıyor biberonun ağzından, önce Arcanın yüzüne sıçrattım, Arcanın da hoşuna gitti bi güzel aldı bırakmadı elinden biberonu, üstü başı ıslanasıya tepiştik. Sonra ben böyle salaklıklar yapadurayım, bi taraftan da "bilge anne" olucam ya kitapları okuyup anlayıp inek Şaban misali deli gibi çalışadurayım, baktım İlkerden acayip güzel öğreniyor. Birlikte içiçe geçen kapları kule yapıyorlar, sonra onu yıkıyorlar, telefondan alo demeyi çalışıyorlar, yürüme antremanları yapıyorlar, kulak, ayak, bilimum organları göstermece, giysileri öğrenmece... Ay çok gıcık. Babayla harika öğreniyorlar, beni görünce mam!! Adama yemek çağrıştırıyorum, ayaklı mandra olursan olacağı bu! Yani blog dertliyim. Tamam hadi etkinlik yapalım olayı geriyor da neden İlker gibi herşey spontane olmuyor? İlker öğretmen çocuğu diye daha mı alışkın öğretmeye? Ben sadece mam ve su savaşı yapılacak kadın mıyım?? Boşuna mı o kadar kitap okuyorum? O kitapları okuduktan sonra öğrendiklerimi doğal olarak aktarabilecek miyim? Yoksa İlker öğretici baba, Yeliz laylaylom anne mi olacak? Hadi rolleri değişelim!!

15 Ocak 2010 Cuma

Sezercik !!

Kaç zamandır üye olduğum mail grubunda uzuncana konuşulan sezeryan - normal doğum hikayeleridir gidiyor, birkaçına baktım. Sonra konuya özgürüm parmak basmış. Blogcu annenin oluşturduğu normal doğum hikayelerini anlatan bloğu henüz ziyaret etmedim ama eline sağlık eminim çok başarılıdır. Son yılların sezeryana özendiren halleri yerini normal doğuma bırakıyor. Eminim güzeldir, özeldir, olması gerekendir. Lakin ben bunları söylerken başından beri tam zıttı bir yol izledim. Benim 2 doktorum vardı. Kanserden kaybettiğim Gülnur teyzem rahatsızlığından dolayı beni arkadaşına yönlendirmişti, ama ara sıra ona da gider, ultrasona girer, endişelerimi rahatlatırdım. Gülnur teyzem normalci, diğer doktorum sezerciydi:) Herkesin doktoru sezerciğe özendirmeye çalışırken Gülnur teyzem yav sen keçi gibisin pırt diye doğurursun başlatma sezerciğe diye beni az paylamadı:) ama ben özellikle bebeğin uzun süre ters durduğu dönemde ve belki de çok öncesinde kararımı vermiştim: sezercik!!! Neden? Tırstım!! Daha ne kadar açık olunabilir:) Acayip tırstım, Özgürümün normal doğum linklerini okumama rağmen, Gülnur teyzeme rağmen, genel itibariyle herşeyin doğalından yana olmama rağmen tırss-tım:) Çünküüüü... annem korkunç hikayeler anlattı, sonra çevremdeki başkaları da.... ıı-ıh yok değil beni tırstıran doğum anı, çekilen sancılar, değil, bebeğin sağlığıydı. Oksijensiz kalıp beyninde hasar oluşan birkaç örnek beni acayip afallattı. Çok rahat normal doğum yapabileceğime (çatım geniş, fazla kilo almadım, bebek standart....) inanmama, normal doğumun anne için en doğrusu olduğunu bilmeme rağmen ve sezercik gibi bir seçenek sunulmuşken tercihim sezercik oldu. Hamileliğimi birlikte geçirdiğim blog dostlarımın hemen hepsi sezeryana mecbur bırakıldılar, hem de normal için hayaller kurarken (ben bizim tayfanın son gebeşlerindenim ya, bazen diyordum, ya bu dostlar sapır sapır sezeryan oldu, ben sezeryan isterken ister misin erkenden normal doğurayım? ne ironi olurdu ama:)) ) sezeryan olup hayal kırıklığı yaşadılar, hep tanık oldum. Ben galiba kararımı verdikten sonra acayip rahatlamıştım, iyi yönlerinden baktım, misler gibi doğuma girip bebişi kucağıma aldım, önüme baktım. Daha kötü bir anne mi oldum, normal doğum yapanlardan daha mı az annelik yaşadım? Önemli olan bebişin sağlıkla doğması değil miydi?
Şimdi bakıyorum da herkesler bölünmüş görünüyor:
- normal doğumu seçmiş, yaşayabilmişler => Kahramanlar!!!
- normal doğumu seçmiş ama yaşayamamışlar => "ah yazııık"lar
- benim gibi sezeryanı seçmişler => şaşırtanlar... hmm bundan pek yok ben azınlıktayım galiba:)

Normal doğuma özendirmek, bilgilendirmek adına yapılan herşeye eyvallah, takdir ederim.
Ama kimilerinin yaptığı gibi doğum şeklinin anneliğe bir etiket olarak konması yanlış...
Belki de sezeryan anneye bir doğum şekli bir seçenek olarak sunulmamalı, sadece son çare olmalı. Eğer bu şekilde olsaydı, belki ben de normal doğum yapardım, kimbilir. Ama sorumluluğun benim üzerime verildiği anda ben bebeğim için hangisinin en iyi olacağını düşünüp tarttım buna göre bir karar verdim!!

Bu tıpkı emzirme olayı gibi, tıpkı dün Özlemle konuştuğumuz, tıpkı Özgürün üstüne bastığı gibi!! Emzirebilmek güzel, ama emzirememek dünyanın sonu mu!! Eksik anne mi oluyorsun, kötü anne mi???

Demem o ki özendirmeli, bilmeyene anlatmalı, yardımcı olmalı ama yaşamayanı yadırgamamalı, yaşayamayanı üzmemeli...

31 Aralık 2009 Perşembe

2010 geliyor!!!

2009 muhasebesi...
2010 beklentileri... hayalleri...
Annenin izin günleri halleri...
Arcanın 11. ay doktor kontrolü...
bir takım hissiyatlar...
kirpinin zarafetinin zarif finali...
yılbaşı programı komedisi...
yazmak istediğim onlarca şey var aslında!!
Ama şimdilik sadece Arcanın kokina ile tanışmasını koyup kaçacağım.
(çok pis eli acıdı :) şimdi uzaktan parmak sallıyor kokinaya:) )

Hepimize tebessümle anacağımız bir yıl diliyorum...

1 Aralık 2009 Salı

Uykusuz geceler sorunsalı!!!

Herkesin mi bebeği geceleri deliksiz uyuyor yoksa benden başka herkes gece uyanmalarını olağan mı karşılıyor?
Bana bu uyku olayı acayip sıkıntı vermeye başladı, bloğa uğrayanları da baydığını düşünüyorum.
Evde olsan bile deliksiz gece uykusu uyuyamamak zor bir durum. Ben ki uyku seven birisi değilim ama ben bile dayanamaz haldeyim. Herşeye katlanılır da Arcanın uyku kalitesinin düştüğünü düşünüyorum, en çok buna üzülüyorum.

Kısaca; Arcanın uykuya geçiş son derece kolay, yıkanma, alt değiştirme, pijileri giyme kitap okuma, odaya geçiş, emziği verme, kucakta dik konumda pışpışlarken ninni söyleme ve gözler kapanmaya yakın yatağa koyup biraz daha pışpış pandaya sarılma ve dalma (Tracy ablam usulü). Hala gece 10 gibi uyku öğünü veriyoruz. Çünkü bu bizim 6. öğünümüz, ara öğünümüz. 15 dakikalık öne çekmelerimiz devam ediyor, yakında gece yatmadan önce emecek ve uyku öğünü kalkacak, planımız bu.
Sonra Arca bazen 1, bazen 2 gibi uyanıyor. Bazı geceler uyuduğunun üzerine uyku öğününe kadar uyandığı, kendi kendine daldığı ya da ağlarsa, emzik verilerek uykuya döndürüldüğü oluyor. Ama çoğunlukla uyanmalar gece 1 gibi 2 gibi başlıyor. Bazen 3 e kadar devam edip, sonra birkaç saat daha uyuyabiliyor. Bazen 10 ar dakikalık aralıklarla bazen de 1 er saat aralıklarla uyanıyor. Belirli bir motif olmadığından anlatmak kolay değil. Artık geceleri not tutmaya başladım.

Çözümsüzlük fena...

Bu 10 günlük "Arca ile aşk yaşama tatili" bazı soru işaretlerini kaldırmaya ve yenilerinin eklenmesine vesile oldu.
Ne demiştik? Uyku bölünmesinin olası sebepleri:
1. Anne işte olduğu için özleme, birlikte vakit geçirme isteği olabilir mi?
KESİNLİKLE HAYIR... 10 gün dipdibe koyun koyuna yaşadığımız için böyle bir özlemi olmaması gerekirdi ama yine uyandı, hem de ne uyanmak.
2. Açlık; çok yediği ya da az yediği günlerdeki uyku düzeni arasında hiç farklılık yok. İştahlı olduğu ve en az benim kadar yediği günlerde de aynı uyanmalar görülüyor. Üzülerek (çünkü sorun bu olsa çözümü ne kadar kolay olurdu :( ) bunu da eliyorum.
3. Erken yedirip yatırmak? Birkaç gece 9 yerine 8-8 buçuk aralığına çektik uykuyu, değişmedi.
4. Gündüz uykuları... Tüm tatil boyunca düzeni hiç bozmadan sabah ve öğleden sonra olmak üzere 2 ye düşürdüm. En geç 5 te uyandı ve bir daha gece uykusuna kadar uyumadı, sonuç değişmedi.
5. Alışkanlık?? Yok uyanma saatleri hep farklı, yani alışkanlıktan uyandığını sanmıyorum.
6. Yanına yattığım için beni isteme, alışmak? Korkuyorum ama pek ihtimal veremiyorum. Özellikle 2 gece üst üste yanına yatmamaya çalışıyorum ki alışmasın. O değil ama ben onun kokusuna alışabilirim:) Bu olasılığı tamamen de eleyemiyorum, çünkü bazen yanına yatınca 1-2 saat uyuyor, bazen beni pek istemiyor, zırt pırt uyanıyor. Yani aslında bu olasılık da hala gündemde.

Geriye son 2 güçlü olasılık kalıyor:
7. Diş!! Sorunun diş olması için dua ediyorum. Çünkü bu demektir ki geçecek. En azından diş ağrısı bitince bitecek!! Diş jeli sürdüğümde 2-3 saat uyuyabiliyor. Ama bazen diş jeline rağmen uyanmaya devam ediyor.

8. En büyük korkum : Ben bir propum!!! ya da emzik, ya da İlker, ya da .... bilmiyorum ama ortada prop olmuş birşeyler olabilir. Bazı geceler kendimizi bilmez halde, ilk mıklamaya yanına koşmuşluğumuz olabilir. Yani kendi kendine uyumasına fırsat vermeden yanına gitmişsek, ona kendi kendine uyumayı öğretememiş olabiliriz. Olabilir diyorum, çünkü bu hatalı ebeveynliği bilinçsizce yaptık muhtemelen. Bir taraftan -uyanık olduğum zamanlarda gözlemleyebiliyorum- emzik de düşse, kendisi de uyansa yanına gitmemize gerek kalmadan uyuyabiliyor deyip hayır biz prop değiliz diyorum, bir taraftan diş de değilse başka birşey kalmadı deyip buna yoruyorum.

Sonuç... olasılıkları 2 ye düşürmek rahatlatıcı. Ama prop meselesi kafa yorucu... Gece mahmurluğu ile çok bilinçli hareket etmediğim için tam neler yaşadığımızı bilemiyorum. Bazı geceler, uyutmaya halim olmayınca yanına kıvrılıyorum, ama ezeceğimden korkuyorum... Üstelik acayip zorlanyorum, tamam küçük bir kadınım ama o yatağa sığmak için cüce olmak lazım, her tarafım tutuluyor, uyansam daha iyi diyorum.

Bir de son zamanlar üzerinde çokça düşündüğüm attachment parenting meselesi var. Yani bu olay tabii ki sadece uyku ile sınırlı değil ama beni uyku kısmı ilgilendirdiği için uykuya kafa yoruyorum. Kimsenin seçtiği yolu eleştirmiyorum ama ben yapamam gibi geliyor. Ferber yöntemi kadar uzak ve uygulanamaz gibi görünmese de doğru da gelmiyor. Birlikte uyumak ne kadar zor birşey, küçük çapta denediğim için biliyorum, üstelik ne senin ne de bebeğin uyku kalitesini arttırıyor. Yoksa bebeğin kimseye bağımlı olmadan kendi özgüvenini edinmesinde sadece uyku düzeninin değil, yemek, oyun, sosyal ilişkilerdeki terbiyesinin öncelikli olduğuna inandığım için anne bebeği koynuna da alsa güvensiz yetişmeyeceği düşüncesindeyim. Kaldı ki ağlatmak, uykuya geçişi ağlayarak yapması ve ağlayarak kendi haline bırakılarak tekrar uyutulması çocukta daha derin yaralar açmaz mı? Bence yaralar, güvensizleştirir... Uzman değilim, sadece içgüdülerim böyle söylüyor. Çaresizlikten neler yapılmıyor? ben o döt kadar yatağa sığışıyorum, yeter ki birkaç saat daha uyusun diye, ya da doktor ilaç tavsiye edebiliyor. Ferber de belki çaresizlikten uygulanabilir ama bilinçli şekilde bu eğitimi vermek?? yok bu benim yapabileceğim bir yöntem değil.

Bu sayfalara kimbilir daha neler yazacağım? ne çarelere başvuracağım, göreceğiz:)
Ama şimdilik... bıçak kemiğe dayanana kadar... böyle...
Hala kolaylıkla ve keyifle ilk uykuya geçişinin verdiği cesaretle alternatif yöntemlere (birlikte uyumak, ferber...) yönelmeye direniyorum. Üstelik Arcanın geçmişinde deliksiz uykular uyuduğu 2 ay var!
Hala o günlere döneceğimizin umudunu taşıyorum. Bir pollyannacılık ki sorma:)

Next post: Özgürümün mimi - az sonra

16 Kasım 2009 Pazartesi

iş arkadaşım domuz gribi

Cuma İstanbuldaydım. Bu defaki renkli karelere sahne olmadı. Sabiha Gökçenin tüm terminalleri değişmiş, tek heyecan buydu:) Dönüşü de erken uçağa alamayınca Arca ile yapamadığım birşeye vakit ayırabildim, kitap okumak. Eve geldiğimde miniğim çoktan uyumuştu, emdik uyurken mis kokuyordu.
Bugün ofise geldim, bölge müdürü Sezerin çocuğu domuz gribi olmuş dedi!!! Ufaklık 3 yaşında, kreşe gidiyor, cuma sabaha karşı ateşlenmiş, cumartesi düşmeyince test yaptırmışlar, pozitif!! Konuştuk, şimdi iyi diyor ateş biraz düşmüş ama kendisi de - şimdilik - hasta olmamasına rağmen bu hafta ofise gelmeyecek. Bu kararını çok destekledim, hepimizin çocuğu var, illa ki bulaşabilir. İlk şoku atlatmışlar ama test pozitif çıkınca konduramamışlar, inanamamışlar, şok olmuşlar!! Doktor - bizim de Arcayı götürdüğümüz aynı dokktor - dinlenmek, evden çıkmamak, vitamin takviyesi haricinde ilaç vermemiş.
Hastanelere gitmek de çok doğru değil, heryer virüs kaynıyor. Metanetli olmak lazım. Ama insanın çocuğu olduğu zaman bambaşka bir ruh hali... Gerginlik korku...
umarım bu kadarla geçer ve biter.

10 Kasım 2009 Salı

Atatürk'ün Bursa Nutku - Şubat 1933

Bursa Ulu cami önünde Ezan'ın Türkçe okunmasına başkaldıran 100 kadar gerici tutuklanır. Olayı duyunca, daha birkaç gün önce ayrıldığı Bursa'ya dönen Atatürk'e; "Bursa gençliği olayı bastıracaktı. Polis ve adliyeye olan güven nedeniyle, karışmadı ",denilince Atatürk bu konuşmayı yapar:

"Türk genci, devrimlerin ve rejimin sahibi ve bekçisidir. Bunların lüzumuna, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır; rejimi ve devrimleri benimsemiştir. Bunları zayıf düşürecek en küçük veya en büyük bir kıpırtı ve bir hareket duydu mu, bu memleketin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adliyesi vardır demeyecektir. Hemen müdahale edecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla, nesi varsa onunla kendi eserini koruyacaktır. Polis gelecektir; asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, "polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir" diye düşünecek, fakat asla yalvarmayacaktır. Mahkeme onu mahkum edecektir. Yine düşünecek: "Demek adliyeyi de Islah etmek, rejime göre düzenlemek lazım" Onu hapse atacaklar. kanun yolundan itirazlarını yapmakla beraber; bana, İsmet Paşa'ya, Meclis'e telgraflar yağdırıp haksız ve suçsuz olduğu için tahliyesine çalışılmasını kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, "Ben inanç ve kanaatimin icabını yaptım. müdahale ve hareketimde haklıyım. Eğer buraya haksız gelmişsem, bu haksızlığı meydana getiren sebep ve amilleri düzeltmek de benim vazifemdir!" İste benim anladığım Türk genci ve Türk gençliği!"

5 Kasım 2009 Perşembe

yaş 35 yolun yarısı

Dün ablamın doğum günüydü...
yaş 35 yolun yarısı...
telefonda "kızım senin artık bi ayağın çukurda" diye dalgamı geçtim. Ben körpeyim ya:))
O kendini hala 24 civarı hissediyormuş, ne isabet ben de taş çatlasın 20!!
zaten annemlerde buluştuk mu yine evin kızlarıyız, sanki evlenmemiş o minikler bizim değil.. kocaları hiç sayma..
Harikadır benim ablam yaa..

Hayatımızın ilk yılları pek sevişmezdik. Ben küçük olmama rağmen onu acayip kıskanırdım. Ailede kendimi bildim bileli ablamın doğduğundaki güzelliği, tombulluğu, sevimliliği, büyüdükçe usluluğu, terbiyesinin konuşulması, prenses edasıyla salınır olması acayip sinirlerimi bozuyordu!! Ben onun gibi tombul bi bebek değildim, sonra saçlarım kuş yuvası vaziyetinde, sürekli ağlayan yara bere içinde babasıyla aynı vakit sokaktan eve giren bir velettim. O o kadar evcimendi ki arkadaşlarım bir ablam olduğunu bile bilmezdi. Kıl olurdum ablama o yıllarda! Zaten aşağıdaki bale tütülü fotorafımızda pek sevişken olmadığımız aramızdaki mesafeden belli!
Aradan yıllar geçti ben 12-13 yaşlarında, ablam 16-17, ben büyüklük taslıyorum, büyük de gösterdiğimden ablamın arkadaşlarıyla takılmaya çalışıyorum, hatta abla filan demeyi redediyorum, gizli gizli kıyafetlerini giyiyorum, bu sefer o bana kıl:))) Ablam öğretmen oldu ben İstanbula üniversiteye gittim, olanlar oldu. Biz kanka olduk! Ayrılıp da birbirimizi özlememiz mi gerekiyormuş? O yıllar harika ikiliydik, annemler yazlığa gittiğinde evin temizlik, bulaşığı onda, yemek işleri bendeydi. Annem ikiniz bir kadın edersiniz siz ancak derdi. O evlendi ben bir süreliğine İzmire döndüm, çalışıyorum, bizim için birbirimizden başkası yok. Sürekli birlikte takılıyoruz. O birbirimize gıcık olduğumuz ilk gençlik dönemlerimizde bile hatırladığm öyle güzel şeyler de var ki, bana makyaj yapmayı öğretişi, sigara kaçamaklarımız, üniversite tercihlerimde bana yol gösterişi (ki sayesinde İstanbula gitmişimdir), araba kullanmama tahammül edişi, diyet cola + sigara eşliğindeki sohbetlerimiz, üniversite yıllarımda bana hariçten harçlık göndermeleri, sürekli üstüme başıma birşeyler alması, sorgusuz sualsiz hep benden taraf olması, onu bunu çekiştirmelerimiz... İnsanın taban tabana karakter zıtlığı bulunan birisiyle bu kadar iyi anlaşabilmesinin sebebi ne olabilir? Biz kardeş olmasaydık bu kadar iyi anlaşabilir miydik? Kardeşlik güzel şey...

not1: bu yazının bir kısmını 3 yıl önce eski bloğumdan arakladım, acayip tembelim bu aralar...
not2: fotolara bi daha bakınca farkettim ki ablam hakikatten hanım hanım bi kız çocuğu bense tam bir cadıyım! o ilk fotografın çekildiği zamanı hatırlıyorum, teyzeme gideceğiz diye kandırılıp 3 gün tarak girmemiş saçlarım taranabilmişti. Tütülü fotografın çekildiği gün makyaj yaptırmayacağım diye yaygarayı basmıştım, annem de beni palyaçoya çevirmiş!! Tüm bu şirretlikleri yaparken ben, ablam sakin sessiz otururdu.

1 Kasım 2009 Pazar

iyi ki varsın Arca

"7 de alarm çaldı, 7:30 kurdu ve yanındakine sarıldı, şimdi bu yatak bırakılıp kalkılır mı diye geçirdi içinden.
7:30 , 8 de çıkabilmesi için artık kalkması lazım. hazırlandı. şimdiye kadar günün dünden tek farkı üzerine giydikleriydi. nesfit ve sütten oluşan kahvaltısına kahve yetişmemişti yine, çıkarken yataktaki kalktı, sarıldılar.
yolda aynı radyo kanalları arasında gidip geldi ve otoyolun orta şeridinde... bir gün daha, arasına karbon kağıdı konmuş bir gün daha."

bu satırları tam 2 sene önce yazmışım, bilgisayarın bir köşesinden çıktı, blogta yayınlamamışım... Daha Arca portakalımızda vitaminken.
Rutinden düzenden sıkılmışım belli... Şimdiyse bir rutine oturmak için debeleniyorum.
Ne çok şey değişti hayatımızda...
Gece yatarken "nolur bu gece deliksiz uyusun" duaları...
Sabaha nasıl bir sürprizle uyanacağımız meçhul, aslında her gece tilki uykusunda bir anne!!
Arcanın kakası, maması...Diş çıkarması, gaz çıkarması...
Aguların kelimelere dönüşmesi... Emekleyecek mi yürüyecek mi sorunsalları...
Arca uyuduğunda yorgunluk ve sırt ağrıları, hatta ayak ağrıları... pek çok kereler düz zemin üzerinde sırt üstü uyuyakalmalar...
Arca ile kahkahalar, cee ler, koştur koşturlar... kahkahası ile değişen ruh halimiz... küçük şeylerle mutlu olmak, onun sağlığına şükretmek, onun yanında olabilmek için kendi adına uzun ömürler dilemek... Arada Arcanın "napıyo bu kadın" ifadesine rağmen deli deli sarılmak, koklamak, kafasını yüzünü okşamak hatta daha güzeli onun senin yüzünü okşaması. Uyutmak için debelenmek ama uyurken bile özlemek... Emerken ellerini öpmek, memeyle konuşmasını dinlemek, terleyen başını silmek, göğsüne yaslandığında sıcacık hissetmek... tombul ayaklarını öpmek... aynadaki aksinde heyecanı görmek, oyun oynarken küçük kalbinin pır pır attığını bilmek... sabahları illa ki anne babanın yatağında keyif yapmak, gülümseyişi ile güne uyanmak...
...
Bir daha hayatımız hiç o satırları yazdığım günlerdeki gibi sakin olmayacak, biliyorum ve bu gerçek beni hiç üzmüyor, şimdi o kadar yorgun olmama rağmen o tekdüze hayatı hiç yaşamamış gibiyim... Son zamanlarda sıklıkla tekrarladığım gibi : "İyi ki varsın Arca..."

29 Ekim 2009 Perşembe

Kutlu olsun

Aslında yazacak daha neler var ama sadece...

Cumhuriyet bayramımız kutlu olsun...