Yazılar posta kutuna gelsin mi?

Arca bebekken etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Arca bebekken etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Şubat 2011 Çarşamba

Olay nedir?

Arca'nın ateş başına vurmuş olacak, birbirinin üzerine çıkarmadığı, iç içe sokmadığı araba kalmadı evde!


hmm bunu anlayabiliyorum, sonuçta Mac Mcqueen'i taşıyor.


Çöp kamyonunun içine sokmaya çalıştığı minibüse yazık değil mi? Hem niye ki?


iki vosvos minibüsü kaynaştırma çalışması sanırsam, anne ile bebeği imiş onlar. Sanırım doğum sahnesini canlandırıyor.


Araba münasebetlerinde son nokta!!

Oğlum sen de normal çocuklar gibi arabaları yarıştırsana!!

20 Şubat 2011 Pazar

Nöbetçi blogger



Bu fincan birilerinden ev hediyesi olarak gelmişti seneler önce. Kapak ne ola ki? diye soramamıştım, cahillik etmeyeyim dedim herhalde? Hiç kullanmamıştım ama atmamışım da. Atarım ben normalde, bir gün bir yerde ihtiyaç duyulur diye saklama adetim yoktur. Bu geceki nöbetin yoldaşı beyaz çay ve bu porselen kupa. Demleniyor içerde, o kapak işte bunun içinmiş. Tea&pot sağolsun çay kültürümüz arttı:)

Calpol versem mi, Ibufen'e bir buçuk saat kaldı, az sabretsem mi? Aslında bu soru kafamda dönüp duruyor şu an. Sekiz saatte bir ibufen veriyoruz ve araya Calpol sıkıştırmıyoruz son 24 saattir ancak bu akşam ilaç saatine çok az kala ateş 39'un üzerine çıkınca gece dönüşümlü tarifeye karar kılmıştık. Ama ben Arca ile uyuyakalmışım, şimdi uyandım.

Tabir-i caizse bu aralar kendimi b.k gibi hissediyorum. Günlerdir aynı ev kıyafeti üzerimde, bu şekilde uyuyup uyanıyorum, kafam kaşınıyor, artık toka takmıyorum, havasızlıktan daha beter kaşınıyor çünkü, zaten pislikten peruk gibi önüme hiç düşmüyor, arada kaşıyıp havalandırıyorum dipleri. Ne? bakmayın öyle, itiraflarda yazmıştım, tekrar ettirmeyin, bahane buldum mu yıkanmam ben, pisim!

Önce Arca, sonra tam kuyruğu doğrulttu derken ben, sonra tekrar Arca... Döngü hiç bitmeyecek gibi. Hastalık mısın? Vur geç kardeşim! Uzun soluklu dizi gibi, yaprak dökümü halt etmiş! Bu senenin gribi bana sinüzit, Arca'ya bünyenin zayıf düşmesini müteakip boğaz enfeksiyonu armağan etti, eksik olmasın.

Çocuğunun hasta olması çok fena, sosyal damarlarımız tıkandı, kıpırdayamıyoruz. Dün karşı komşumuz elinde 3 aylık bebeği ile bize gelmek istedi, kapıdan çevirdik. Enfeksiyon bu! Bu akşam haftalardır görmediğimiz arkadaşlarımıza yemeğe gidecektik, Poyraz var, el kadar bebek. Bugün uzun zamandır beklediğimiz Nilda'nın doğumgününe gidemedik. Çocukları telef etmeyelim. Çok fena oldu. Bir otelde yapmışlar organizasyonu, dışarda 2 yaş doğumgünü partisi nasıl olur gözlem yapacaktım. Arca'nın aşkı kabardı, kapılardan bağırıyor "Cansuuuuu" diye, namümkün! Nurturia'ya bile girmek istemiyorum, sanki oradaki bebelere biraz fazla bakarsam benimkinin enfeksiyonunu bulaştıracağım.

Her bebek gibi Arca da hasta olduğunda anneye yapışma moduna giriyor. Gözü benden başka bir şey görmüyor, zaten bu yüzden ateşin çıktığı ilk gün ofise gidemedim. Cuma günü öğleye kadar sabredemeyeceğimi bile bile gittim. Nitekim öğlen Ümit ablanın sesi resmen gel diye yalvarıyordu. Zaten ateş 39'a çıkmış. Doktordan dönüşte İlker kuru temizlemeciye gidecekti, terziye bel ölçüsü vereceğim bahanesiyle hemen yamandım. Bütün haftasonumun akibetini biliyorum, her nefes sonrası için güç olacak bana. Annem geliyor, İlkerin annesi geliyor, İlker her daim etrafta ama yok Arca hasta ise illa ki anne! Haklı! Neyse terzi dükkanı kapatmış, hava da güzel, Betonyola çıktık. Meşhur turşucudan turşu, çerezciden lokum, Arca'ya kurabiye... el ele gezdik İlkerle. Bu bilinçli uzaklaşmanın vicdanımı hiç rahatsız etmediğini düşünüyordum, ama dönüşte İlker'in Arca'ya oyuncak alma talebine hayır demediğime göre (bir yerden eve oyuncakla dönmemeye çalışıyorum) vicdan yapmışım demek ki:)

Uyur kalırım diye günlerdir kitap okumuyorum. Arada Arca kendi kendine oynarsa, o da iki satır. Televizyona da pek bakmıyorum, bunlar hep uyku tuzağı. Filtre kahve makinesi aldık, Tschibo'dan da taze çekilmiş kahve. Tiryaki oldum içmeyince başım ağrır oldu. Bilgisayardaki fotoğrafları düzenliyorum, katiyen uyku getirmeyen bir aktivite. Önümüz doğum günü, düzenli aralıklarla aile büyüklerinin fırça kaymasından dolayı doğum günü gelmeden geçen yılın Arca fotoğraflarından bir albüm neyim yapalım seneye kadar konuşamasınlar istiyorum. Evet çok gıcığım.

Calpol'e gerek kalmadan ibufen vakti geldi. Yatmadan önce önümüzdeki şikayet konularını da yazayım:
1. Arca benimle uyumaya alıştı, kendi başına yatmak istemiyor.
2. İshal oldu (şimdi bile şikayet edebilirim bu konuda)
3. Huy değiştirdi, her halta ağlar oldu.
4. El bileklerim Arca'yı taşımaktan ağrıyor, doktora gideceğim.
.
.
.
.

Arca hastayken en çok annesiz çocuklar aklıma düşüyor. Kime sarılıyorlardır, kime nazları geçiyordur? Neyse gözlerim yine dolmadan kaçayım, zaten boğazım yine düğüm düğüm.

Sağlıkla kalın, hoşça kalın!

14 Şubat 2011 Pazartesi

"Acıktım!"

Bir gün bunu başıma geleceğini biliyordum.

Hayatının hiçbir döneminde yemek sorunu olmadı Arca'nın.

En azılı azılara geldi sıra, tüm o diş çıkarmalar süresince bir öğünü atladıysa öbürünü mutlaka tıka basa yedi. Hadi şimdi anne olarak “ben çocuğum yerse yesin yemezse yemesin, zorlamadım, oyunla televizyonla yedirmedim” havalarına girmeyelim. Adamın tabiatı böyle. Sonradan değişir mi bilmem ama canı çektiği sürece kerevizden karpuza kadar geniş bir sebze-meyve yelpazesine sahiptir. Süte asla “hayım” demez.

Yaklaşık iki yıllık hayatında hiç çekmediği iştahsızlığı geçen hafta gördük. Herkesin eli ayağına dolaştı. O dombik göbek hafiften içine kaçtı. İlker, kaburgaları sayılıyor diye dert etti. Ümit abla muhallebiler, akşamüzerine doğru makarnalar yaptı. Bana dert edecek bir şey kalmadığından olsa gerek üstünde durmadım. Hem arka azıların nazı hem de adam düpedüz hasta işte, ötesi var mı?

Tam ben de havlu atmaya hazırlanmıştım ki, Arca cumartesi itibari ile özüne döndü.

Öğleye doğru uyudu, daninolarını bile yemeden. O uyurken köfteli çorba yaptım, katiyen karşı koyamaz. Uyandı. Çorbayı tarif ettim:
“ Of içinde minik minik köfteler var, mis gibi sıcacık….”
“Havuç?”
“olmaz mı ! patates bile var! Bak ne dicem şimdi kalkalım, sonra sen bana acıkınca söyle, çorbayı tabağa koyalım. Köfteleri ayrı koyalım sen kendin ye, suyundan ben vereyim. “

Arca yataktan doğruldu: “Anne ACIKTIM” dedi.
İki tabak götürdü.

Pazar günü dolaptaki her şeyi silip süpürdükten sonra, akşam kıymalı makarna istedi küçük beyin canı. İyi de kıyma ancak çözünüyor. Bu arada oyalansın diye erik, armut hatta kinder’in süt diliminden bile yer. On beş dakika geçmiştir Arca yine “ACIKTIM! Makavna” der.

Makarnayı birlikte pişiririz ki biraz kokusunda doysun, yok daha çok acıkır. İki insan tabağı yer, anne babanın çubuk makarnasına da musallat olur.

Kendiyle birlikte kaşı gözü saçı da yediğinden yemekten sonra banyoya girer. Makarnanın üzerinden bir saat geçmiştir. İlker televizyonda bir yemek programına bakmaktadır. Bir kadın yörelerimizi geziyor, bir yerde de bir köfteciyi tanıtıyor. İlkerle okul yıllarını yad ediyoruz, onların evinin oraya el arabasıyla köfteci gelirdi, öf ne biçim kokardı. O kadar yerdik kilo almazdık, diye muhabbet ediyoruz. Hatta İlker o kadar çok makarna yemiş ki bak bu köfteyi bile canım çekmedi diyor. Arca “Anne köfte!” diyor.

Şaka yapıyor diyor, oralı olmuyoruz.

Arca azimli “ACIKTIM!” “Annecim yeni yemek yedin, emin misin?” “emin!” “ama köfte yok! Başka bir şey?” “köfteli çorba”

Tereddütle mutfağa gidip çorbayı ısıtıyoruz ve ikinci tabağın bitmesine az kala “doydum” diyor. İlker inanmıyor.

Bir gün başımıza geleceğini biliyorduk ama bu kadar çabuk beklemiyorduk. Evet biz Arca’yı doyuramıyoruz.



Fotoğraf, cumartesi gününden… Güzelyalı parkında deli deli oynadıktan sonra artık tamamen açtığımız yatağı için lastikli çafçaf alıp kuşların yanına gitmiştik. Arca bulgurdan kuş yemini kuşlara yedirdi. Ancak kuşların kaka sorunsalını göz ardı etmişiz, nasibimizi aldık. Zaten oraya gittin mi kuş mıçmazsa piyango bileti alacaksın, boş çıkman imkansız!

Bir Göztepe klasiği olarak fırından gevrek yiyerek eve döndük. Tabii bu şahane gün bana hastalığımın nüksetmesi ve hafta sonunun geri kalanının yatak döşek olarak geri döndü. Olsun onun çocuk kahkahalarını duydum ya, varsın iki gün daha yatayım.

8 Şubat 2011 Salı

Dumur diyalog #6 : Bizim evde uzaylı var!



Arca bir gün "beni leylekler mi getirdi anne?" diye sorarsa "yok anam seni uzaylılar getirdi" deyip aşağıdaki anıyı anlatacağım, hak verecek fakir.

Ben bu uzaylı sendromunu koca göbeğini aylarca kaldıramayıp 15 aylık civarı ilk adımlarını atmaya başladığında yaşamıştım.

Gelelim yeni hadiseye.

Arca düdüğü kitap okutur, hani artık bunu bilmeyen yok.

Yeliz eskileri diğer kitaplığa koymuştur,
Bulmuş Arca düdüğü, "oku" buyurur.
Odasında yerde oturulur, okunur,
Kitap "Yavru ahtapot olmak çok zor"dur.
Bu kitabın okunması onbeşmilyonyüzüncü defayı bulmuştur!

(Sara Şahinkanat kadar olamasa da biz de ucundan bir kafiye attıralım dedik:) )

Tam bir satırın sonuna gelinir:

Yeliz : Babası tıkıştırıyordu lokmaları
herkes bilirdi
çok önemliydi ...

İlker : cüzdanımı bulamıyorum
şeklinde ortadan dalar

Ben İlkere cevap yetiştirirken, Arca sabırsızca; KAHVALTI!

Y&İ: HÖNK!

İlker : Ezberlemiş düdük
Yeliz : Yok be tesadüf
İlker : Oku, satır sonlarını boş bırak göreceksin

Yeliz : ..... (öf ben hatırlamıyorum işte)
Arca : OPOTÜSÜN!
Yeliz : HADİ BEH!

Yeliz : Daha çok işimiz, fırçalanacak...
Arca : DİŞLERİMİZ

Yeliz haıahhahd şeklinde korkan gözlerle bebesine bakar!
kitap baştan aşağıya son kelimeleri boş bırakılırak okunur ve hepsi Arca tarafından tamamlanır.

O kitap yetmez hemen başka kitaplara geçilir.

"Kim Korkar Kırmızı başlıklı kızdan"
Yeliz acayip tırsar düştüğü bu durumdan
Rastgele satırlar seçilir kitaptan
(kafiye devam! sevdim ben bu işi:P)
"Geç kalma
soğumasın sofrada..."
Arca : Mantarlı pizza!!
"hasta bir büyükanne,
yanında da alev alev yanan..."
Arca : bir şömine
.
.
.
.
.

Böyle böyle en sevdiği kitaplar okunur baştan,
Pırtık Tekir, Tostoraman...

Sırrın ortaya çıktı! Hepsini ezberlemişsin işte!
Utanmadan bir de "oku!" buyuruyor pis cüce!

Sen oku da biz dinleyelim bundan böyle!

7 Şubat 2011 Pazartesi

iyi iyi kuyruğu doğrulttu

Cuma gecesi nöbeti İlkerdeydi ve artık oturduğu yerde gözleri kapanıyordu. Arca'yı uyuttuktan sonra aslında uyumalıydık ama uyusam kesinlikle ayılamazdım. İlkere dedim ki sen yat ben uyumayacağım, birşey olursa uyandırırım.

O gece beni Nurturia ayakta tuttu. Gecenin bir vaktinde Sims muhabbeti yapan birkaç kadındık. Kimimiz ateş nöbetinde, kimimizin uykusu kaçmış. elfanam, annevebebişi, asna, anneyazar... Hem eski günlere giderek biraz ortamdan uzaklaştırdım kendimi hem de uyanık kalabildim.

Nurturia: çok işlevsel bir icat:)

O gece 4 gibi son ateş düşürücüyü verdikten sonra ateş düştü. İnanamadım ama gerçekten düştü. Bütün pazar günü evde pıtı pıtı dolaşan bir cüce vardı. Öyle koymuş ki öyle çırılçıplak yatışı, bu hareketlilik hepimize iyi geldi. Ama öğleye doğru pilimiz bitti, Arca'nın gözünün içine baktık uyusun diye.

Blog dostları, o kadar mutlu oldum ki güzel mesajlarınıza, iyi dileklerin ve duaların pozitif bir enerji oluşturduğunu biliyorum, iyi ki varsınız.

Arca'nın iyileştiğine dair en önemli kriter; iştah!

Dün akşam itibari ile yerine geldi, hatta bu cümle yetmez, gripe çare tavuk suyuna çorbadan bir insan tabağı yedikten sonra oyalansın diye bulgur pilavı koydum önüne. Artık tavuk yemez dedim ama ayranın üzerine bizim tabaktaki tavuklara göz dikti, bir buçuk tavuk kalçayı da götürdü.

Dostlar!! ARCA SAHALARA GERİ DÖNDÜ!!!

6 Şubat 2011 Pazar

40.2 ?!?

Tarih yazıldı bugün bizim evde, bu gözler 40.2'yi gördü.

Halbuki dün akşam saatlerine kadar herşey normaldi.

Geçen hafta Ümit abla İstanbula gitmek için iki gün istemişti, kırmak istemedik. Hem mutlu hem de üzücü bir haberle döndü, kızı hamileydi ve Arca'yı yakında bırakacaktı, en geç Eylül gibi... Hani bir yıl içinde bırakacağını düşünüyorduk ama daha önce olması fena koydu. Hazmetmeye çalışıyorum...

Neyse salı gün döndü, o gün iyiydi. Çarşamba geldiğinde çok öksürüyordu, içimize sinmedi, doktora gönderdik. Ümit abla kuvvetle muhtemel gripti ama doktorlar bronşitte ısrar ettiler. Biz yine önlemimizi aldık, pazartesiye kadar gelme dedik. Üç gün Arca'ya imece usülü bakıldı, annem, ablam, İlker...

Son olarak ben dün öğlen evdeydim. Arca öğlen uykusunda keyifle uyanıp yanıma geldi. Birlikte temizlik yaptık, neşeliydik. Akşama doğru başladı ateş. Arka azılara yorduk masumca.

39'ları görünce azı mazı rafa kalktı.

Aksiyon başladı!

Ateş bir türlü düşmedi, her yol denendi. Doktor arandı yeni talimatlar alındı. Yok yine düşmüyor. 40 sınırına dayandı, kaptık doğru doktora. Enfeksiyon şüphesi olduğundan bizi başka odada beklettiler, Arca kudurur durmaz. Aklıma "Kar Masalının" iphone uygulaması geldi, Arca'ya daha göstermemiştim. Bayıldı!! Hatta doktor sordu, o da eve gidince 2,5 yaşındaki kızına gösterecekti.

Doktor grip teşhisini koydu, biz antibıdıbıdıda ısrar ettik. Dünyada doktorunun anitbiyotik vermek istemediği ancak ailesi ısrar eden tek bebe Arca'dır herhalde. Yok öyle zor bir sabah geçirdik ki totomuz yemedi, ya ateş daha da çıkarsa?

Doktor bizi ikna etmek için kan tahlili ve boğaz kültürü talep etti. Sonunda ikna olduk. Acayip kıl bir anababayız, biliyorum. Yine de her ihtimale karşı reçeteye yazdırdık.

Kullanmamak üzere antibiyotik, kullanmak üzere ateş düşürücüler, kullanmama ümidi ile novalgin damla ayrıca şurupları içirmek için şırınga ve muhtemel sümükler için otribebe. Evet tüm donanımlarımız hazır! o grip virüsünü yeneceğiz!!

Arca iyiydi hoştu hatta 38 derecelere kadar düşen ateşi ile bipbip ile turlarken cıbıl poz verdi...



Sonra halası geldi, hoşbeş etti, ama hali yok.



Birlikte yemek hazırladık, tavuk ve bulgur pilavının yanına ayran istedi, birlikte çırptık. Ne olduysa o 15 dakika içinde oldu ve bir anda çıkan ateş hiç düşmedi. 40.2 yi gördük. Duş, sirkeli sular... Üstelik ateş düşürücülere daha vardı.

Bir ara düşer gibi oldu hatta üşüdü. Ama bu defa da kakası geldi, bingo ishal!!

Bu gece böyle... Uyumuyorum nöbetteyim yoksa top patlasa uyanmam. İlacın saatini bekliyorum, 10 dakika arayla ölçüyorum ateşi.

Bütün gün hiç bir şey yemedi. Normalde bütün gün boyunca yemek yiyen bir insan yavrusu için çok ama çok zor olmalı! Ara uyanmalarından birinde süt içmeye ikna oldu sadece.

Bir rivayete göre bu rezil ateş 5-6 gün sürüyormuş. Bakalım önümüzdeki geceler ne olacak. Bir de ayrılmadan doktora sorduk, kesin biz de kapmışsızdır, ne zaman hasta oluruz tahminen? Pazartesi bilemedin salıya kadar ömür biçti bize.

Bir de unutmadan....

İlker bir kulağından ateşini ölçüyor, Arca hop kalkıyor, öbür tarafı dönüyor "bunu da!!" illa ki iki kulak birden ölçülecek! Hani bir defa da değil her seferinde!

Allah iyiliğini versin Arca!

4 Şubat 2011 Cuma

Arca karanlıktan korkuyor

Ve ben nasıl yaklaşacağımı bilemedim.

Spontane gelişti her şey.

Önce karanlık bir odanın ortasına gidiyor, sonra hüngür hüngür ağlıyordu. Bir iki defa sadece gidip ışığı yakmış, ağlamana gerek yok, beni çağır, ışığı yakayım, dedim. Hiç işe yaramadı tabii ki.

Sonra bir gün yine aynı şey olunca, bu defa daldım konuya hönk diye: Arca karanlıktan korkuyorsun?

Çok net EVET dedi.

Bebem sen bi dur ben iki satır kitap karıştırayım diyemeyeceğiniz bir andır o!

İç ses: annaaam zıştık, ne edecektik? Dur bir zaman kazanayım, belki dökülür.

Hmm peki, gel beraber karanlık odaya gidelim, ben yanındayken anlat, ne görüyorsun, ben de bakayım.

Odaya gidilir.

Y: Karanlıkta bir şey görüyorsun ve bu seni korkutuyor.
A: Evet
Y: bu bir hayvan olabilir mi? (tostoraman veya ejderhadan şüpheleniyorum)
A: GEYİK!

İç ses: ulen geyik nerde vardı yav? Çalıştır saksıyı yeliz, çalıştır, hangi kitaptı o? Dur biraz daha zaman kazanayım

Y: bana nerede olduğunu gösterir misin geyiğin?
A: Orda!

İç ses: yok lan orada bişey gölge bile yok, hadi bir hamle yapman lazım, hadi koçum, ahanda buldum Agoradaki bir vitrinde kocaman bir geyik koymuşlardı, o galiba!!

Y: hani Agoradaki geyik gibi değil mi? Hani büyüktü, o beyaz geyikten, evet şurada gördüm.Büyük bir geyik.
A: Küçüükk!

İç ses: hadi beh! Tutturamadık!

Derken…

Arca hayali küçük bir geyiğin uçtuğunu pandomim hareketleri ile tarif eder. Hayali geyiği yakalamaya çalışır.

İç ses: uçuyor lan bu geyikler.

Y: Ahanda yakaladım!! yok annem geyiği yakalamadım, değnek adam kitabındaki geyiklerden di mi? Uçuyorlar hani?
A: evet

İç ses: ohhh yırttık, şimdi hadiseyi yumuşatalım

Y: hmm gel o kitabı bir daha okuyalım. Geyikler Noel baba hediyeleri hızlıca dağıtsın diye yardım ediyorlar. Geyikler güzel hayvanlardır, ot yerler, boynuzları vardır, insanları, çocukları çok severler (ah ulan daha çok belgesel izlemem lazım, ot yiyordu di mi bunlar?)

Kitabı baştan tekrar okuduk, geyiklerin ne şeker ne sevimli hayvanlar olduğu ile ilgili brifing verdik. Hemen İlker ve Ümit abla uyarıldı ki, hazırlıklı olsunlar.

Çözdük! Diyemeyeceğim, çünkü bazen karanlık odaya girdiğinde yine ağlıyor, bazen ışığı kendi kendine açıyor. Ama en kötüsü uyumaya gittiğinde oda karanlık olmayacak. Bu da uyku öncesi ritüelimizi cidden sekteye uğratıyor. Hala kökten bir çözüme ulaşamadık yazık ki! Sadece onu anladığımı biliyor artık, tek kazanç bu!

3 Şubat 2011 Perşembe

İkidir ne yapsa yeridir

İnsanın küçüğüne çocuk denir, çocuğun delisine “2 yaş çocuğu” denir.

Arca olumsuzluk eklerini öğrendi beridir, keyfimize diyecek yok!
Bir negatiflik hakim ki sorma gitsin!

Y: Gel annecim
A: gelme!
Y: Hadi yemek yiyelim
A: Yeme!
Y: Öpeyim mi bi kerecik?
A: Öpme!
Sonra öpülmek istediği aklına gelir hemen düzeltir : öp öp öp!!!

Yolda sokakta “kucaaak” olayı ayrı bir eğlence konusu. Neyse ki pusette anlaşıyoruz. Ama zırlayacaksa kucak şahane bir bahane!

Bir de öğle uykusu konusundaki direnç dostlar başına! Cumartesi düğüne gideceğiz, banyo yapmam lazım ama Arca 12’de gözleri kapanmaya başlamış olmasına rağmen tam üçte mırıl mırıl kitap dinlerken uyuyakaldı. Özel bir radarları var bu veletlerin anne telaşlı mı işi mi var, çocuğun uykuya yatmasını dört gözle mi bekliyor, hoop antenler devreye giriyor, başlıyor arızaya.

O nedensiz krizler mesela, çok ilginç! Elleri yıkamak için lavaboya yaklaşıyoruz, suyu açıyorum, kızıyor, kapatıyorum kızıyor. Empati hak getire! Biri de anadan yana empati kursa?

Agora’daki oyuncaklara söz vermiş İlker, bindirdik, hareket edince bastı yaygarayı, hop boynumda! Talep şu, bütün jetonları kullanıp oyuncakları çalıştıracağız, o nasıl hareket ettiklerini karşılarına geçip seyredecek, inceleyecek, çalışma prensiplerini keşfedecek! Oldu canım görürsem söylerim!!

Biliyorum dişler de zorluyor, keyfini kaçırıyor, bazen o kadar ağrım olsa koşup oynar mıydım diyorum. Mümkün mü?

Kendini ifade edememenin gerginliği bunlar, hem her şeyi yapabilecek gücü damarlarındaki asil kanda hissedecek hem hala anneye bağımlılığın gerçeği ile yüzleşecek.

Bu kadar çelişkiyle bu kadar acı ile o küçücük bedeni ve sevgi dolu yüreği ile baş edebilmek ancak deli işi olabilir.

Biz de ne yapalım “ikidir ne yapsa yeridir” deyip geçiyoruz.

Bitirirken…

Arca’nın ilk şarkısnı unutmadan yazalım

Oooo (işaret parmağı büzülmüş dudaklar çember yapılarak arasına sokulur, bazen bu kısım o kadar hoşuna gidiyor ki şarkıya geçemiyor)
Pokkavavı soydum (es)
Başucuma koydum (es)
Arca bir yalan uydurduh (es)
Duma duma dum kımını mum
Kocakarı kalktı
Nambayı yaktı
Üç göbek attı
Yatağına yatttt - tıh

2 Şubat 2011 Çarşamba

Giyinmekten sorumlu devlet bakanı : Panda



Arca'yı giydirmek ölüm!! Daha doğrusu ölümdü! Artık değil.

Hemen tarifi vereyim.

Önce malzemeler:
1 adet insan yavrusu Arca
1 adet temiz bez
1 kat giysi, çorap vs...
1 adet panda

Evdeki malzemeleri de değerlendirebilirsiniz, mesela panda yoksa, tavşan, ayı vs... iş görür. Bizde Ayı uykudan sorumlu olduğundan bu işlem için pandayı tercih ettik.

Hazırlanışı:
İnsan yavrusu önce insani yollarla ikna edilmeye çalışılır.
Genelde bu ön sevişme sökmez, direkt olaya girişeyim denilir. Lakin hırpalanma olasılığı yüksek olduğundan Panda alınır, tam yüzünüzün ortasında yüzü Arca'ya bakacak şekilde tutulur. Tercihen değiştirilmiş bir ses tonu ve eller hareket ettirilerek şu ve benzer cümleler sarfedilir:

Panda: AA merhaba Arca, ben Panda, nasılsın?
Arca: İyiyim
Panda: Hmm ama üzerinde hiç giysi yok, bezin de çiş olmuş, böyle arkadaşlık edemeyiz seninle. hadi giyinmek için annene yardım edeceğine söz ver, el sıkışalım anlaşalım, olur mu?
Arca: anlaşalım

Panda ve Arca el sıkışırlar, Panda Arca'nın yanağından öper, yanına oturup giyinmesini izleyeceğini söyler ve Arca giyinir, sorunsuzca... Garip ama gerçek!!

Defalarca denendi!

Konu ile ilgili başka bir diyalog:
Yeliz: Arca giyinmemişsin, hhm nerede senin giyinmekten sorumlu arkadaşın? konuşmadı mı seninle?
Arca: Panda!

Doktordayız, aksi gibi Panda yanımızda yok, Arca'yı soyup giydirmek sorun!
Y: Panda burada değil ama hemen giyinecek olursan çok sevinecek, eve gidince birlikte anlatırız.
Arca giyinir.

Ümit ablanın olmadığı gün annem baktı Arca'ya, sabahtan akşama kadar bezini üstünü kesinlikle değiştirmemiş, eve geldim. Panda devreye girdi, annemin şaşkın bakışları arasında 5 dakikada tertemiz olmuştu!

Madem sınırsız hayal güçleri var, azıcık kendi yararımıza kullanmakta ne sakınca olabilir?

30 Ocak 2011 Pazar

Pazar gecesi hesaplaşması

Bugün fark ettim ki, geçen hafta pazartesiden beri bugün ilk defa evde yemek yedim.
Salı...
Arca'nın doktor kontrolü vardı. Tahminlerimiz bizi yanıltmadı, 14 kilo! Öyle çok yağmur yağıyordu ki Alsancak'ta kalmayı totomuz yemedi, Göztepe'ye kaçtık. Ora Lahmacunda yedik. Oyun odasının yanına konuşlandık, Arca deli gibi oynadı. 5 yaşlarında bir kıza "heeeey çocuuuk!" diye seslenmmesi... komik velet yav! Doktor "olmuş bu artık, tamamdır" dedi. Bir de kalabalık saatlerde AVM'leri önermedi, malum salgın beter, herkes hasta.

Çarşamba...
İstanbuldaydım ya malum havaalanı tıkınması, Burger King kaçamağı!

Perşembe...
Dışarıdaydık. Arca balıklı havuzun başından ayrılmadı, arabasını da bir güzel dibe yolladı. Yorucu ama güzel bir akşamdı.

Cuma...
Annemlere yemeğe gittik. Duru ve Arca tepişmekten helak oldu. Ertesi gün için sözleştiler.

Cumartesi...
İlker'in kuzeninin düğünü. Tek düğün kıyafetimin içine sığmamı üç kadeh şarap ve tüm menüyü süpürerek kutladım. Aa tabii genç çiftleri de kutluyoruz. Bol bol kurtlarımızı döktük, iyi geldi be!!

Sonunda bugün...
Günlerdir acayip dağıtmışız evi. Sabah baş ağrısıyla uyandım. Arca kahvaltı etti, sıra bize geldi. Ekmek almaya çıkalım derken iş kumru yemeye dönüştü. İyi de sabahın bu vakti hiçbir kumrucu açık olmaz derken Çiftekumruların 24 saat açık olduğunu öğrendik. Sabah ayazında İnciraltı keyifliydi. Şöminenin yanına konuşlandık. Arca pokkavav suyunu anne baba kumruları götürdü:)Keme şeker taşımacılığının üstü açık vosvosla yapılabileceğine tanık olduk!
Güzeldi be!!


Evde yemek yapıp yemek ayrı güzeldi!

Aa unutmadan Arca'nın arka azıları çıkyor. Ellerinin ağzında olması bir tarafa açık ve net söylüyor : "Dişim acıyor!"

Güzel bir kaç ayın ardından yine uykusuz gecelere yelken açıyoruz, yine huysuz nöbetlere bünyeyi hazırlıyoruz.

29 Ocak 2011 Cumartesi

Çocuk Eğitim kitabı orucumu bozduran kitap: Koruyucu Psikoloji

Önceki postta çok keyifli bir kitap önereceğim demiştim değil mi?

Takip ettiğim sevdiğim bir blog var: anne café

Geçtiğimiz aylarda daha önce adını hiç duymadığım bir kitaptan bahsetti. Çok ilgimi çekti. Kendimi kaptırdığımdan beri çocuk eğitim kitaplarına ara vermiştim.

Roman, öykü, fotoğraf… son günlerde ruhum bunlarla hayat buluyordu. Kitapçılarda dolanırken elime geçti, almadan edemedim. İlker’in gelmesini beklerken kahveme ve bana eşlik etti, çok sevdim.

Neden?

Keskin köşeleri yok kitabın. Yapın edin yerine yapılabilir, hiç bir şey için geç olmaz, birbirinizi sevin, çocuğunuzu anlayın mesajları var. Aynı “2 yaşındaki çocuğunuzu büyütürken” tarzında ama daha bilimsel yaklaşıyor olaya. Bazı yöntemler öneriyor, çocuğunuzun psikolojisini anlamanıza yardımcı oluyor. Sonra çocuğunuz ile aranızdaki bağı da tanımlamaya yardımcı oluyor. Bilimsel bir deney var, yeni bir oyun grubu veya yepyeni bir ortamda denemk istiyorum mesela, sonuçlar elbette sorgulanabilir ama benim çok hoşuma gitti.

Ben de yazsam aynılarını yazardım diye düşündüğüm için enerjimi daha fazla harcamıyorum ve sizi anne café'nin şu yazısına davet ediyorum.

28 Ocak 2011 Cuma

Yaktın beni SPK!

Birkaç ay öncesine kadar çok kullandım bu lafı.

Anne İş’te kitabını yalayıp yutmuştum Sabiha Paktuna Keskin’in (bundan sonra SPK olarak yazacağım). Şimdi ben SPK ile ilgili duygularımı tam netleştirebilmiş değilim, hepi topu okuduğum da tek kitabı var, zaten haşa b.k atmak bize düşmez. Lakin işe başladığım dönemde süt sağarken filan ofiste hep bu kitap vardı elimde. Bu sahneyi hatırladığıma göre demek ki Arca daha 5-6 aylık filan.

Çalışmaya başlamışım, çalışmam lazım ama bir taraftan süt kokan bebe evde beni bekliyor.

Öyle bir psikoloji ki ancak taze anneler anlar. Bebek işten geldiğinde tavır mı yapıyor, Ümit teyzesini benden çok mu seviyor, sürekli bir gözleme hali. Gece uykuları kötü mü? Hmm çalışıyorum bütün gün görmüyor , beni özlüyor tespitleri. İş haricinde her dakikamı onunla geçirme arzusu. Say say bitmez…

Hadi itiraf edeyim, içten içe bir suçluluk duygusu. Ondan ayrı zaman geçirmemin vicdanıma yüklediği ağır yük.

Bu sebepten kitaplara sarıyorum, ondan ayrı olduğum zamanları internet başında araştırarak geçiriyorum ki vicdanım biraz rahatlasın. Daha iyi anne olabilmemin onunla daha çok vakit geçirebilmekten geçtiğini düşünüyorum, geçiremediğim zamanları yine onunla ilgili konu başlıklarına adıyorum ki biraz teselli bulayım.

Anne İş’te kitabı işte tam bu psikolojime rastladı. Ben kitaba çok inandım. İlker’e de bilmiş bilmiş kitaptan pasajlar aktardım. Bilin bakalım ne oldu? İlker tabiri caizse okkalı küfürü bastı SPK’ya!

Ben resmen dumur oldum, çünkü dedim ya acayip inanmıştım ilk başlarda.
Kitap der ki; “Çalışan anne, evde olduğu zamanlarda, 3 yaşına kadar bebeğin her türlü ihtiyacını, karşılamalıdır. Babalar anneye ancak ev işlerinde yardımcı olarak destek olabilirler.” İşte bu cümle İlker’i kopardı.

Niçin Arca’nın altını değiştiremiyormuş efendim! Niçin o uyutamıyormuş! Biliyorum biraz da ev işi kısmı işine gelmedi:)

Bir taraftan diyorum ki “o da babası, ne olacak ki”, bir taraftan da diyorum, “yok yav koskoca SPK bir bildiği vardır zaten bütün gün ayrıyız, aman diyim!!

Bir de bir arkadaşımın anlattığı hikaye kanımı dondurmuştu. Annenin sağlıkla ilgili sıkıntısından dolayı, bebeğin yaklaşık 3 yaşına kadar her türlü ihtiyacı ile baba ilgilenmişti. Çocuk 3,5 yaşında iken annesinden nefret eden ve babasına aşık bir profil çizmeye başlayınca pedagoga gitmişler ve teşhis konmuştu: “çocuk babasını anne yerine koymuş, anneyi reddediyor”. Bu olay beni feci etkiledi. Çocuğumun beni reddetmesi dünyanın sonu olurdu herhalde.

Kader ağlarını örmüştü ve…

Ve böylece yeni bir dönem başladı. İlker’e hıhhı dedim, aslında hak da verdim ama kitaptaki o pasaj zihnime çakıldı kaldı, sonra arkadaşımın hikayesi… İçten içe Arca’nın her şeyi ile kendim ilgilenmeye başladım. İlker müthiş müdahil iken olaya, ufaktan dirsek attım, hep bir adım öne geçtim.

Sonrasında zaten “anneci” dönem başladı, benim de kendi kendime tek tabanca olma hallerim eklenince ortaya anne manyağı bir Arca modeli çıktı. Düşünce anneee diye ağlamalar, gece uyandığında kesinlikle İlker’e gitmemeler, İlker’i görmezden gelmeler, tepkiler, anne odadan çıktığında İlker’in odada bulunmasının anlamsız olduğu ve kıyameti kopardığı zamanlar…

Bu benim için yorucu olduğu kadar, İlker için de çok üzücü bir dönemdi. Şehir dışı seyahatlerimden bile çekinir olmuştu. Gece gelmeyeceksem hemen evi hala, babane, anane, teyze, Duru şeklinde kalabalıklaştırma projesi hayata geçiriliyordu.

Üstelik sürekli “bu çocuk beni sevmiyor mu?” diye soruyordu. Ben “yok canım saçmalama geçici bir dönem” diyordum ama iç sesim, bilinçli olarak çocuğu kendime bağladığımı söylüyordu ve artık geri dönülemez bir yola girmiştik.

Zamana, benim kendimi törpülememe, İlker’in işin peşini asla bırakmamasına bağlıymış her şey. Son günler babaya aşık haller kendimden geçiriyor beni. Beraber oynamalar, kudurmalar, birlikte uyumalar, sarılıp öpüşmeler, seni çok seviyorumlar…

Ama en çok geçen gün emin oldum! Seyahatlerden geç dönecek olmama bile telaşlanan İlker, Çin’e gideceğimin haberini alınca sevindi bile, oh Arca ona kalacak tabii.

Kıssadan hisse: Okuduklarımızı iyi yorumlamak ve körü körüne feyz almamak lazım. Bu kadar içine daldığınızda içgüdülerimizi rafa kaldırmış oluyoruz. Hani bu hikayede SPK’nın kitabı vesile oldu, MPK da olabilirdi, yani sonuçta vurun kahpeye yapamam. Ama kesin, hatta keskin söylemler, siyah/beyaz teşhisler bence çocukla ilgili her konuda çok olumsuz sonuçlar doğuruyor.

Next post : Yumuşak yollu bir ana baba eğitim kitabı önerisi

25 Ocak 2011 Salı

Alsancak İskelesinin önünde... yağmurda... şap şap yapan iki deli

Soğuk ve yağmurlu kış günlerini sevmezdim çocukken. Dışarı çıkamazsın, gezemezsin.

Babam evde tıkılı kalmayalım diye, Pazar öğleden sonra bizi alır dışarı çıkarırdı. Araba ile gezmeye: )

Boş caddelerde cama vuran yağmur damlalarını seyrederken Alsancak’a doğru yol alırdık. Arka koltukta oturmayı sevmezdim, annemle babamın koltuklarının arasına dizlerimi sıkıştırır (o yıllar bilinçsizmişiz, Arca böyle bir şey talep etse dizlerini kırarım:P), kıvırcık kafamı ikisinin kafasının arasına sokar durmadan konuşurdum.

Ablam tercihen sağ tarafta dışarısını izleyerek hayallere dalmış olurdu. Kordon’da tıngır mıngır ilerler, dönüşte İzmir sinemasının önünde park eder, sinemanın yanındaki meşhur salepçiden salep ısmarlardık. Küçücük su bardağı şeklinde ama hacmi çay bardağından hallice bardaklarda arabaya servis edilirdi. Arabanın içi mis gibi tarçın kokardı. Üflerken tarçınlar illa ki burnuma kaçardı ama keyfim asla kaçmazdı. İlginçtir bir süre sonra radyo illa ki bir maç yayınına dönerdi, saleplerimiz biter, dönüş yolunda maç dinleyerek Pazar gezmesini tamamlardık.

Fark ettiniz değil mi? Asla arabadan inmemişiz: ) Yağmurda çocuk sokakta dolaşır mı? Dolaşırsa illa ki araba ile dolaşır: )

Bu Pazar…

İlker önceki geceden beri aşerdiği cheesecake talebini sonunda itiraf etti. Ciddi değil sandım, yoo çok ciddiydi. Gecenin üçünde canımız hamburger çektiğinde üşenmeden Alsancak’a giden bir çift olduğumuz için talebi çok yadırgamadım sadece hani güya yediklerimize dikkat ediyoruz ya, lahana turşusu ilişkisini kurmaya çabaladım, o da çok değil birkaç saniye: )

Arca’nın güzellik uykusundan uyanmasını bekledik sabırsızlıkla. İtiraf ediyorum, öpme bahanesiyle dürtmüş bile olabilirim. Kimse beni suçlayamaz, o cheesecake’ten yememiş hiç kimse suçlayamaz!

Arca’nın ısrarla defalarca dinlettiği şarkılar eşliğinde Alsancak’a gittik. Dinlemek yetmiyor, bir de eşlik edeceksin!

Tam iskelenin oraya döndük, yağmur bastırdı. İlker Baks’a girdi, sonra yanımıza gelip hazırlanmasının 15 dakikayı bulacağını söyledi. Otur otur sıkılmışım, Arca’yı ayarttım indik arabadan.

İlker içerde kahvesini yudumlaya dursun...

Evet Alsancak iskelesinin önünde, yağan yağmurun altında, su birikintilerinde kahkahalarla şap şap yapan ve donumuza kadar ıslanan iki deli bizdik!

Yedek alt? Vardı canım!! Ama çorap unutmuşuz, çıplak ayaklarını eve dönünceye kadar elimde ısıttım, biri ısınınca “bunuuu” diye öbürünü uzattı.

Evet biraz üşüdük ama benim de çocukluğumda içimde kalan “Kordon’da yağmur altında şap şap yapmak” konulu uhde böylelikle huzura ererek gökyüzüne yükseldi…

21 Ocak 2011 Cuma

İki yaşa doğru kazanılan beceriler konulu workshop ve ileri seviye kurs kayıtları başlamıştır!

İki hamle sonrasını ön görebilme yetisini güçlendirme teknikleri:

Az mı uyumuş, çok mu yemiş? Gün içindeki davranışların delil olarak hazırlanması
Bakıcıya doğru sorular sorulması üzerine pratik eğtim
Akşamın getirecekleri üzerine ön çalışma ve strateji belirleme

Eğitmen : Yeliz

Olduğu gibi kabullenebilme konusunda ileri seviye kursu

Çocuğun karakterini belirleme yöntemleri
Karaktere göre davranış geliştirme
Topluma kazandırma konulu tez çalışması

Eğitmen: Yeliz

Aktivite becerilerini arttırma kursu :

Parmak boyası, sulu boya, pastel boya ile resim yapmak
Oyun hamurundan heykel yaratma dersleri
Kitaplardaki kahramanların resim ve heykelleri için usta belgesi

Eğitmen: Ümit Abla

Hızlı oyuncak araba sürüş teknikleri teori ve pratik çalışma:

Evdeki oyuncak arabalar ve çalışma prensibi üzerine teorik bilgiler
Uygulamaları araba yarıştırma (evden oyuncak araba getirilmesi tavsiye edilir)

Eğitmen: İlker

Oyuncak tamiratı ve pil değiştirme

Uygun pil seçimi üzerine teorik bilgiler
30 saniyede pil değiştirme becerisi üzerine uygulamalar
Oyuncak tiplerine göre tamir workshop
2 dakikada oyuncak tamiratı

Eğitmen: İlker

Kitap okuma teknikleri

İstemediğimiz bir kitabı okumaktan nasıl vazgeçiririz?
Kitap okurken canlandırma için başarının anahtarı : drama dersleri
Kitap okurken uyanık kalmak ? Özel yöntemlerimiz ile mümkün!

Eğitmen: Yeliz

İleri seviye politikacılık:

Çocuğunuzla polemiğe girmemenin yolları
Ağlattığın çocuğu “aaa seni kim ağlattı evladım, gel yamacıma” cümlesi ile dumura uğratma - uygulamalı eğitim
Shakira’dan hallice kıvırma teknikleri

Eğitmen: Yeliz

Organizasyon teknikleri

Doğum günü partisi hazırlama
Kolay finger food nasıl hazırlanır?
Oyun grubu organize etme
Annelerle çabuk kaynaşmayı sağlayacak temel sorular, sohbet konuları

Eğitmen: Yeliz

Gelecek dönem kursları:

Davranışa müdahale teknikleri – kriz anlarını savuşturma
Empati kurma üzerine uygulamalı workshop – 2 yaş bebesi nasıl düşünür? Mağara adamı kılığına bürünme
İleri sanat çalışmaları – Çop adamdan soyut resimlere geçiş

20 Ocak 2011 Perşembe

İki eğlence bir şikayet

Görmemişin çam ağacı olmuş, Ocak ayının sonu gelmiş, hala başköşeyi işgal edermiş: )



Yok Arca üzülürmüş, ağacı pek severmiş, yok İlker üşenirmiş… Hepsi hikaye! Bildiğin toplamak istemiyorum işte!! Bu yaşıma gelmişim çam ağacım olmuş bir de büyük çaba harcamışım almak için 2012’ye kadar dursun köşede diyordum. Laf aramızda karşısına oturup seyretmekten hiç bıkmadım.

Ama eve gelen giden misafirin alay konusu olmaktan sıkıldım!

Arca’ya uzun uzun ağacın neden kaldırılması gerektiğini anlattım. Sandım ki çok üzülecek, kaldırmayalım isteyecek. Hatta küçük bir hikaye uydurdum, Noel baba gelmeden önce evimizi görsün hediyeler getirsin diye ağacı süslüyoruz, hediyeleri getirdikten sonra ağacı kaldırıyoruz, taa ki Noel baba tekrar gelesiye kadar. Arca “hokkayay” dedi ağaca, döndü kıçını gitti.

Anladım ki o hikaye benim kendime tesellimmiş.

Cumartesi öğle uykusunu tam alamamış Arca’yı fazla aktive etmeyecek aktiviteler düşünürken, ampul yandı! Ağacın süslerini kaldıralım mı? Arca bayıldı!! Hoplaya zıplaya süsleri söktü, kutularına yerleştirdi. Eğlenceliymiş be!! Ben de gözümde büyütmüşüm. Şimdi evin büyük oğlu İlkerin keyfini bekliyoruz, ağacı tamamen kaldırmak için.

Parmak boyası denedik Arca ile!! Çok eğlenceli çookk!! Keşke biri bana daha önce bu parmak boyalarının çabucak çıkabildiğini söyleseydi de kendimizi banyoya kapatmasaydık, Arca’ya artık küçük gelen kollu önlüğü zorla giydirmeseydim boşu boşuna, keşke: )

Arca bayıldı, vıcık vıcık diye diye elleriyle daldı boyaların içine. Ayak izi çıkarmalıydık ama öyle kolay olmadı tabii, önce gıdıklandı, sonra kıkırdadı. Banyoya gireceğiz vaadi çok işe yaradı.

Hem eğlendik hem de bir sosyal sorumluluk projesine minicik de olsa bir katkıda bulunduk.



Bu arada sarı boyamız yolda patlamış atmak zorunda kaldım. Bu vesile ile Yurtiçi kargoyu kınamak istiyorum.

Bu kargonun takibini yaptım ve evimize gelindiğini adreste kimse bulunmadığı için not bırakılıp paketin şubeye götürüldüğünü öğrendim. Şubeyi arayıp “sakın geri göndermeyin, ben gelip alacağım” dedim. Gitmeden önce tekrar aradığımda paket çoktan geri gönderilmişti. Sinir katsayımı hesaplamaya hesap makinasının basamakları yetmez!

Proje sorumlusunu arayarak durumu anlattım, sağ olsunlar paketi tekrar göndermişler ama boyamızın birini yitirmiş olduk. Benzer bir olay Monami’nin hediye paketlerinde yaşandı, ama Yurtiçi kargonun bu hareketi sebebi ile muhtemelen geri gönderildi paketler, bizimle iletişime geçen firma yetkililerine durumu anlatmama rağmen bir daha da bize ulaşmadı. Ne yapalım sağlık olsun.

Cep telefonlarımız alıcı kısmında yazıyor, çok mu zor mesaj atılması, paketimizin geldiğinin haber verilmesi? Ben mi çok şey istiyorum? Bilemedim?

17 Ocak 2011 Pazartesi

Kabullendik, sırada... Arca'yı topluma kazandırma procesi


“Yavaştan canlanan çocuk”, “kitap bebek”, “nazlı çocuk”…

Her kitapta ayrı bir etiket. Bunlar tabii ki hap şeklinde hazırlanmış ve kolay yutulsun kolay sindirilsin formülleri. Yermiyorum, eleştirmiyorum, çok faydalandım, faydalanıyorum.

Arca için yeni etiketler ekleyebilirim, çeşitlendirebilirim… “hemen kaynaşamayan, temkinli, yavaş yavaş ortama ısınan, iyice ölçüp biçen, tanımadığı ortamlara kolay alışamayan…”

Artık çok üstünde durmuyorum, kriz anlarında soran gözlerle bakanlara – sanki mecburmuşum gibi- davranış psikolojisi, karakter haritası veya “günlük rutinden şaştı” konulu brifing vermeyi bırakalı çok oldu.

Ben kısaca “Arca işte” diyorum. Nev-i şahsına münhasır bir çocuğum var.

Alkolizm derneği toplantısındaki gibi, “Ben Yeliz, benim bir çocuğum var, adı Arca!”
Ve salondan alkış kopar, yüzüme bunu kabullenmenin ve dile getirmenin verdiği huzurla bir tebessüm yerleşir, bir oh çekerim.

Bu aslında zorlu bir yolun ilk adımıdır. “Olsun adım atmak başarmanın yarısı” dediğinizi duyar gibiyim, lakin o iş öyle kolay değil.

GERÇEKTEN kabullenmek, olduğu gibi kabul etmek. Çok çetin bir yol. Zira bu yolun üzerinde çok tehlikeli tuzaklar var.

Kendi bakış açınla olaylara bakmak mesela, çok sakıncalı. Çünkü o ben değil, ne şimdiki ne küçüklüğümdeki, o bambaşka bir insan.

Sonra başka bir tuzak da başka çocuklarla karşılaştırmak, bu iyi ya da kötü hemen her anababanın en azından acemi dönemlerinde düştüğü bir tuzak.

Bu tuzaklar olabildiğince bertaraf edebilirse, sıra daha zorlu ve dikkat edilmesi gereken kısma geliyor.

- Benim elimde sadece bir tane denek olduğu için genelleme yapmadan “Arca deneği” üzerinden konuşacağım. -

Çocuğu topluma kazandırmak!

Bu ciddi emek isteyen bir proje ve hassas bir süreç, el emeği istiyor, ciddiyet istiyor, üzerinde düşünmek istiyor.

Elimizdeki malzeme belli. Uyguladığımız işleme göre bu malzemeden arkadaşlarıyla paylaşan, onlarla oynamaktan zevk alan, daha az mızmızlanan, daha sosyal bir çocuk da çıkabilir, daha içine kapanık, daha anne delisi, daha mızmız, ağlak bir bebe de çıkabilir.

Süreç uzun, her hikayemiz “iyi malzeme iyi yemek” ile sonuçlanmıyor. Bazen yemeğin altını yakabiliyoruz. Ama bazen de öyle lezzetli oluyor ki iki tabak yiyesimiz geliyor.

Uzman görüşlerine değer vermek sürecin bir parçası, cumartesileri gittiğimiz oyun grubunun psikologunun geçen haftaki krizin akabinde sunduğu “kenarda durmayın, Arca oynarken sizi gördüğünde konsantrasyonu bozuluyor, sizinle vakit geçirmek istiyor, gidin gezin kahve için” tezini uygulama kararı aldım.

Hafta içi işledim Arca’yı. Fitne fücur soktum o minik beynine.

"Hafta sonu oyun grubuna gidilecek, Ela da gelecek, anne içeri girmeyecek, dışarıda işi var, Arca Ela ve ablalarla oynayacak."

Hatta bu özet sohbet bir hikayeye dönüştü ve uyku önceleri defalarca anlatıldı.

Arca’nın içinden; “öf amma kastın anne bea, gel işte birlikte tepişelim, kaydıraktan kayalım, sen daha güzel eğliyorsun beni, bu çıtır ablalardan daha canlısın” dediğini duyar gibi olup duymazdan geliyorum.

Paylaşmayı öğrenmeli! Farklı ortamlarda bensiz de takılabilmeli. Başarabiliriz!! Arca ben olmadan ve ağlamadan başka ablalarla ve çocuklarla farklı bir ortamda oynayabilmeli!! Hani bunu yapabilirsek ve arızasız günü geçirirsek Afrika’daki aç çocuklar doyacak sanki! Allahım buradan bakınca ne kadar anlamsız geliyor. Sanki Arca’nın topluma kazandırılmasının tek kriteri oyun grubunda annesiz oynayabilmesi. Artık nasıl kafayı sıyırdıysam?

Şimdi gülüyorum ama samimiyetle Arca’nın o gün bensiz, Ela ve ablalarla oynamasını gerçekten istediğimi söyleyebilirim, bunu bir başarı, bir adım öteye gitme, artık ne dersen de, olması gerektiğine öyle inandırmıştım ki kendimi, sanki bu başarının ardından ikimize ana oğul madalyası takılacak.

Tabii Arca’nın evden çıkmadan hemen önce kayan çorapları ile koşarken slalom yaparak kafayı yatağın köşesine çarpması ve yaklaşık bir saat o kafanın şişini indirmeye çalışmamız hesapta yoktu. Hatta gitmeyelim istersen dedim, öyle işlemişim ki, illa ki gidecek.

Diğer hesaba katmadığımız konu o gün Ela’nın karnının aç olmasından dolayı hafif arıza kodu vermesiydi. Neyse yarım saat kırkbeş dakika beni umursamadan güzelce oynadı. Çok da üstelemedim, kucak istediği ilk anda çıkardım alandan.

Ela’larla birlikte Kipa’nın içinde gezmek daha eğlenceliydi. Kitaplar aldık, ikisi market arabalarında birbirlerine öpücükler gönderdiler. Nasıl tatlılardı, Arca Elayı seviyorrrr!!!

O yorgunluğun üzerine Arca gündüz sadece yarım saat uyudu. Akşama doğru arıza sesleri çıkarıyorken Nazlı aradı, çaya geleceğiz diye, önce hayhay sonra amanın Arca çok az uyudu, arıza yapabilir uyarısı. Aman Cansu hiç uyumadı, boş ver dedi. Allah biliyor ya akşam Cansu ile saç saça kavgaya girişeceklerinden adım gibi emindim.

Cansu gelecek deyince Arca bir sevgi kelebeğine dönüşüverdi. 4 bebek tabağı makarna bile ağırlık yapmadı düdüğe. (Bu arada makarnanın içinde de çikolatadaki gibi mutluluk hormonu salgılamamızı sağlayan bir madde mi var?)

Cansu ile süper oynadılar, Tow mater ve mcqueenin nasıl çalıştığını gösterdi. Aletleriyle tamir yaptılar, hatta üstüne binilen arabasını verdi, sırayla bineceksiniz uyarısını dikkate aldı, kaplumbağaları çok seven Cansu’ya peluş kaplumbağasını verdi, hatta üçümüz birlikte Arca’nın yatağına girip Kırmızı Elma kitabını okuduk.

Bir peri masalı bile bu kadar güzel olamazdı.

Şimdi bakıyorum da, varsın oyun grubunda kendini ispatlamasın, (daha doğrusu ben ispatlamayayım: ) ) Arkadaşlarıyla oynuyor mu, oynuyor! Kendi kendine oyun oynuyor mu? Oynuyor! Arkadaşlarını seviyor mu? Seviyor! Paylaşıyor mu? Hmm evet, daha yolumuz var ama evet diyelim yazının ruhunu bozmayalım: )

“Eh tamam işte! O kadar kasmaya da gerek yokmuş” demek isterdim ama arızanın önde gideniyim, iflah olmuyorum, Arca’yı hafta sonu aktiviteleri için şimdiden işlemeye başlıyorum.

Bu haftanın konusu : Ela’nın doğum günü partisi (Ela’nın doğum günü partisine gideceğiz, arabada başka arkadaşlarımız da olacak, uzun bir yol, istersen uyuyabilirsin, Ela’nın pastasını üfleyeceğiz, alkış yapıp oynayacaksınız, Tuna, Berk, Ege, Demir, Alpi… )

13 Ocak 2011 Perşembe

Dün

Yıllık “geçen sene ne halt yedik bu sene ne halt edeceğiz?” toplantısı…

Öncesine de “internal” toplantı sıkıştırınca sabah 5 dedin mi Yeliz kalkar.

Sabah görüşemeyeceklerini Arca’ya anlatmanın bedeli olarak Arca tüm gece düzenli aralıklarla uyanmış, “annenin dakat” (annenin yatağı) talep etmiş, son bombasını da çıkmadan az önce kabus görmüş ağlamasıyla yapmıştır.

Yeliz Arca’yı İlker’e teslim eder ve gör dötüm yollar.

Sonradan Arca’nın sıkıntısı anlaşılmıştır:
Arca: Anne?
İlker : Anne işe gitti, gel uyuyalım beraber
Arca yeri göğü inletircesine osurur
Arca: osurdum

Akşamları kuru fasulye pilav yedirmesek mi acaba?

Uçakta uyudum.

İlk toplantı eh işte.

İkinci toplantı çok iç acıtıcıydı, her defasında daha kötüye gidiyor. Detaylar bu güzel alan için gereksiz. Yeni şeyler öğrendim. Koreliler bana “discount manager” diyormuş, bir de “negotiator”. Pazarda bir dal maydanoza pazarlık eden anamdan aldığım genler aktive oluyor, biliyorum.

Çok çetin geçti yine, vakit kaybetmemek için toplantı sırasında sandviçler tıkınıldı, jet lag yemiş çekik gözlüler bir güzel hırpalandı ama nafile.

Adettendir yemeğe götürdük beyleri, bol bol Kore geyiği, 35 lik şarabın üzerine Atatürk Havalimanına kadar bir güzel uyumuşum, gece 12 uçağı trafik olmaz, havaalanında vakit geçiririm derken ucu ucuna yetiştim zira yolda kaza vardı. Rötar vardı, ne şahane ! Uçakta yine uyudum.

Sonra takside yine uyudum.

Bu kadar uyumanın üzerine gece yine uyudum, ama bu defa Arca ile. Gece bol bol yüzümü sevdi, öptü, hayal meyal hatırlıyorum, acayip özlemiş beni.

Sabah yine uyudum. “Uyudum” kelimesi tam 6 defa yazıldı şimdiye kadar ama hala kendime gelemedim. Feci hırpalanmışım.

Sabah tuvalette kaka yaparken taksi arabasıyla oynayan Arca ile Ümit ablanın sesini duyuyorum:

Ümit abla: Taksi ile nereye gittiniz?
Arca: Oyun guubu
Ümit abla: Kimler vardı oyun grubunda?
Arca: Ela
Ümit abla: Başka ? Alpi var mıydı?
Arca: Ela
Ümit abla: Tuna var mıydı?
Arca : Ela

(Belli ki Ümit abla Topolino ile oyun grubunu karıştırıyor, Arca da oyun grubundan bir Ela’yı hatırlıyor, takışıp duruyorlar)

Neyse dayanamadım, Alpi, Tuna filan o takımla oyun grubuna gitmedik dedim, rahatladı.

Ümit abla: A Arca kaka yapmışsın. Neye benzemiş?
Arca : yılan!
(kakasını kurabiyeye benzeten Umut Barış'ı hatırladım, Allahım ne tatlı çocuktur o!)

Dur unutmadan yazayım;

Akşam İlker Arca’ya Berk’in aldığı o Tow Mater’ın Mcqueen’inden almış (kapitalist düzenin çarkına ait bir dişliyiz artık, itiraf ediyorum ve İlker’i kesinlikle engelleyemiyorum) paketinden çıkarmak için pense gerekmiş, ama pense Ümit abla’nın giyinmekte olduğu odada, İlker demiş ki: “pense lazım Arca, ama Ümit teyzen çıksın odadan alalım, az bekle” Arca koşa koşa çıkmış, elinde kendi oyuncak pensesi!

Hani aslında çok normal ama beklemediğin bir anda gelen bu haraketler çok heyecan veriyor çook! Tabii bir yıl sonra bu davranışlar sıradan gelecek, tıpkı şimdi Arca’nın geğirmesi gibi , halbuki 2 aylıkken geğirdiğinde dünyalar bizim olurdu. Ama diyorum ya her şey zamanında güzel!

Çok güzel bir şey hatırlıyorum; çok yeni anneyim daha ve kucağa alıştırmayın diyenler olmuştu, biz de el kadar bebek fazla kucakta tutmasak mı diyorduk, neyse… ben bunu bloğa yazmıştım. Enne, bana bir yorum göndermişti, “deli misin kucağına alacaksın tabii, nasıl olsa gün gelecek o kucak istemeyecek, tadını çıkar bu günlerin” temalı bir yorumdu. Gerçekten ya!! olmuştum. Gerçi vur deyince öldüren cinsi olarak kucak olayını biraz abarttım sanıyorum zira düdük tepemden inmiyor!

Çenem düştü, hadi kaçtım ben!

12 Ocak 2011 Çarşamba

Ah İstanbul ah!

Agora gittiğimiz akşam, arabada pijamalarını giydirdim Arca'nın, yola uyuyacak adım gibi biliyorum.

Makamına kuruldu ve buyurdu: “Munik!”

Sakat bir durum zira Özge'nin Aylin iin hazırlayıp bizim bebelerimize de gönderdiği şahane CD benim arabada kalmış. Radyo katiyen kesmiyor Arca’yı. O arada İlknur, konuşuyor ön koltuktan “İstanbul” kelimesini cümle içinde kullandı. Arca başladı İttanbo ittanbo demeye. Yok annecim bu aralar gitmeyeceğim diyorum, hani İstanbula gidince eve geç geliyorum ya, içlendi sanıyorum. Arca abartmıyorum 125 bin defa ittanbo kelimesini kullanınca Sertab Erener’in üst üste dinlettirildiğimiz “İstanbul” şarkısını kastettiğini anladık. Hani “sen beni üzersen döver seni İstanbul” filan diyen şarkı. Diyorum bizim jetonlar köşeli! EE o CD de yok.

^?##!!!?**&$$££ (küfür bu)

Şarkıyı da hatırlayamıyoruz, hatırlasak söyleyeceğiz.

Radyoyu açtık, “biz gülleri severdikkk dikenleriyleee” diye bir şarkı var ya (bu arada müzikal anlamdaki cehaletimi bilmem fark ettiniz mi?) İlker bütün şarkının üzerine İstanbul İstanbul ah istanbuuuuuullll diye yeni şarkı sözleri yazıp söyledi ve Arca dümbeleği şarkı bitmeden huzura ererek kendini uykunun tembel kollarına bıraktı.

11 Ocak 2011 Salı

“Yaratıcılıkta sınırları zorlama” konulu seminer notları

Böyle bir seminer gerçekten olsaydı, ön sıralardan yerim hazırdı.

Yazık ki bu havalı başlık, sadece yaşanmışlıkların kayıt alınmasından öteye geçmeyecek, ön sıraları kapışmanıza gerek yok. Yazının sonunda “bu mudur!” demeyin, BUDUR!

Kitap anne günlerime ait yazılarıma bakıp bakıp gülüyorum. Okumuş öğrenmişim, uygulamışım, başarmışım, yemeyip içmeyip blogta yazmışım ki dostlar faydalansın. (hmm bak bu kadın bu işi biliyor diye içlerinden geçirmelerini de ummuşum, satır aralarında hissediliyor) Çok bilmiş çok okumuş ananın bir tecrübe yazısı örneği için buraya bir tık. Sonrasında iki yazı arasındaki 5 farkı soracağım, anlayarak okuyun :))))))

Sabahlarımız iyi geçer(di). Sadece tatil sonraları ve pazartesileri hafif sendromlar yaşanır ama Ümit ablaya olan büyük aşkı ile yırtardık.

Birkaç hafta önceydi, geç kalmışız zaten. Bir de düz vitese geçtim ya, vitesten tasarruf ediyorum o günler bir türlü 5. Vitese geçirmediğimden kaplumbağa hızıyla işe gidiyorum, her gün 20 dakikalık yok 40 dakikaya çıkıyor.

Kapıda her günkü gibi bize “hokkayay” (hoşça kal) demesini bekliyoruz. Sihirli kelime bu! Bunu derse içimiz rahat kapıyı çekeceğiz. O gün Arca yaygarayı basıyor. “KUCAK!!” İşte o linkini verdiğim yazıdaki gibi hemen toka verdim eline “Ümit teyzenin saçına tak” dedim. “yemem ben bu numaraları” bakışıyla gerisin geri tıktı çantanın içine. Nerdesin SPK huu?

Kapının önünde Ayşecik filmi çeviriyoruz, apartman sakinlerinin kapı önlerine çıkıp çiğdem çıtlatması an meselesi.

Maya tutmadı ya, başka stratejiler geliştiriyorum. Saniyenin onda biri gibi bir sürede on tane yeni düşünce geçiyor kafamdan. Ulen ben bu kadar hızlı düşünsem iş yerinde genel müdür olurum şerefsizim!

Arabanın anahtarını İlker’e veriyorum, koş park yerinden çıkar bir 10 dakika da bunun için uğraşmayayım.

Güzellikle anlattım,
“işe gitmem gerekiyor Arca”
“gitmeee”
“Hadi öpüşelim anneye hokkayay de”
“demeee!”
“geleyim içerde konuşalım”
“gelmeee”

Bir taraftan Ümit abla, “gel kahvaltı hazırlayalım, gel bana haftasonu ne yaptın anlat, oyun grubuna gittin mi” gibi Arca’nın hiç umursamadığı cümleler sarf ediyor.

Dayanamayıp sert yapıyorum, göz hizasındayım, kaşlarım çatık: “İşe her gün gidiyorum ve bugün de gideceğim. Şimdi ağlaman bunu değiştirmeyecek, istersen öpüşelim hokkayay de bana, daha çabuk gideyim daha çabuk döneyim”

Durdu, hokkayay dedi. Amanın kolay oldu! O sihirli kelimeyi duydum ya asansöre bir gidişim var kendi hızımdan ben korktum. Maazallah fikrini değiştirir filan.

Bir defasında krizi Ümit ablanın getirdiği yeni boyama kitabı ile aştık, iyi de kadın her gün kitap mı getirecek Arca’ya. Yok uzun soluklu çözüm olması imkansız.

Başka bir gün…

Giriş ve gelişme bölümü benzer, bu defa da sert yapmak ve “çabuk gideyim çabuk geleyim” formülü tutmuyor. Cücenin her çözüme bağışıklığı bir öncekine göre acayip artıyor.

Kıvranıyorum… Bir anahtar bulmak için nerdeyse içine kafamı soktuğum hatta içini boşalttığım koca boy çantayı açıyorum, belli mi olur belki toka işi söker bu defa. Arca mızırdanır ben aranırken, çözüm Arca’dan geliyor, fosforlu markerımı görüyor, atlıyor, hokkayay diyerek masasına koşuyor.

Hehe yakaladım düdüğü. Sabah kalkar kalkmaz ve hatta geceden çantanın içine bir şeyler atıyorum. Küçük hayvan modelleri, arabalar, boya kalemleri, uzun zamandır görmediği bir kitap…

Her sabah sürprizler değişiyor. Bazı sabahlar çanta sürprizine gerek kalmıyor, koca koca arabaları çantamda işe getiriyorum. Çoğu sabah o sihirli “hokkayay” lafını duyar duymaz ardıma bakmadan koşuyorum, öyle hızlıyım ki ayakkabılarım elimde çorapla asansöre biniyorum, asansörde giyiyorum.

Sabahlar komediye döndü dönecek, az kaldı ve bu daha ne kadar sürecek hiç fikrim yok!

10 Ocak 2011 Pazartesi

Arca'yı toplu taşıma araçlarıyla tanıştırma ve kaynaştırma procesi #1

Tübitak serisinden "Yeraltında" çok ilginç bir kitap. Arca'nın 4 hecelik ilk kelimesi yeraltında. En çok ilgisini çeken sayfa da pek tabii ki metronun olduğu sayfa.

Aylar önce niyetlenmiş, Arca hasta olunca ertelemiştik.

Geçen hafta birgün eve metroyla geldim. Salata yaparken Arca'ya anlatıyorum, "dikkat kapılar kapanacak!"

Hemen kitap geldi, temsili metro sahneleri canlandırıldı. Arca feci gaza geldi. Yakamdan düşmüyor.

Haklı da! Al götür çocuğu üç durak bindir dön değil mi?

Eylem planı yapıldı. İlker de proceye dahil olmak isteyince p0zar gününde karar kılındı. Kahvaltı sofrasını bırakıp çıktık. Metro kaçıyor ya!!

Yürüyen merdivenler, kentkart ile dıtlar, boş koridorlarda İlkerle yarış, her detayı inceleme. Say say bitmez.

Bizim sıradan dünyamızın 23 aylık bir çocuk üzerindeki etkisine bakar mısınız?

Her durakta "dikkat kapılar kapanacak" cümlesi ablayla beraber söylendi. Konak, Çankaya, Basmane gibi güzide semtlerimiz kelime dağarcığına dahil edildi.

Özellikle yerin üzerine çıkılan bir durak seçilerek ters istikamette eve dönüş yolculuğunda benzer sahneler yaşandı.

Öğle uykusu hikayesi "Arca'nın metro yolculuğu" idi. Telefon eden babaneye ve akşam yemeğe gelen anane ile dedeye detaylar anlatıldı.



Next taşıt : Vapur