Yazılar posta kutuna gelsin mi?

25 Ekim 2008 Cumartesi

Yorgunluktan ağlamak


Seferi düdükcanın yeni durağı Nürnberg. Sadece 1 hafta önce fuara gitmeye karar verince apar topar bilet ayırttık, otel ayarladık. Çarşamba sabahın 3ünde kalkıp önce İzmir Münih yaptık sonra 4 saat havaalanında takıldık. Münih Nürnberg arası 250 km, aslında araba kiralamak mantıklı olabilirdi ama hiç bilmediğimiz için yeltenmedik. Bir otobüse bindirdiler bizi havaalanında, uçağa gideceğiz. Git git bitmiyor, sanırsın ki uçağa değil de aldılar bizi direkt Nurnberge götürüyorlar. Ama havaalanındayız hala neyseki çünkü ufak tefek uçakların arasından geçiyoruz. Derken yanımdaki arkadaş geçen yaz o pırpırlardan birine binip Atina Sakız adası arasını kellekoltukta geçtiğini anlatmaya başladı. Ama uçak acayip küçük, ben de başladım atıp tutmaya, yok bu uçak mıymış, bari zepline binseymişmiş, öyle uçağa bineceğine yüzerek gitseymiş adaya, filan filan... derken birtanesinin yanında durduk. Yok artık!!! ağzım resmen açık kaldı. Koptuk tabii, napalım çare yok bineceğiz, 1.60 lık boyumla kafam uçağın tavanına değiyor, varın boylu almanların halini siz düşünün. Bir de kanada düşmüş müyüz!! 7 numarayız ama arkalardayız, hani yani o kadar küçük bir aletin içindeyiz. Dönüş yolu için hemen bir araba kiralamayı planlamaya başladık ama fiyatları duyunca vazgeçtik. Elimizde bavullar fuar alanına gittik. Ertesi gezeceğimiz standları belirledik. Ama bir türlü nasıl otele gideceğiz bilemiyoruz. Bizi alacak Alman arkadaşın programı değişmiş, sadece tek gün fuara uğrayacağı tutmuş. Otel ucuz olsun diye dünyanın bir ucunda, metro bile gitmiyor. Trenle gitsen en az 1 saat. Sonunda metroyla merkeze indik. Yağmur da başladı inceden, dedim ki ben yorgunluktan ölüyorum hadi taksiye binelim. Allahtan süper şeker bir şoföre denk geldik, hemencecik alıp götürdü bizi. Otele gittiğimizde duş alıp saat 8 de uyudum. Hiç bu kadar mutlu uyuduğumu hatırlamıyorum. Kaldığımız otel sonbaharın etkisi ile her renk yapraktan oluşan bir örtünün altında küçücük bir misafirevi, haftasonu kaçamakları için yapılmış, buraya İlkerle gelmemizin hayallerini kurdum. İlker de ben de ayrı ayrı çok ülke gezdik, hep iş gezisi ama bunca yıldır evliyiz, ikimiz birlikte hiç yurtdışına çıkamadık. Bu yüzden gittiğim her ülkede İlkerle gitsek nasıl güzel olur hissinden kopamıyorum bir türlü. Ertesi gün ciddi bir programla tüm standları gezip 2 firma ile görüştük. Akşama kadar saatlerce yürüdük. Akşam otele geldiğimizde yine sızmıştım. Son yarım gün için karar verdik, şehri gezeceğiz. Bavullarımızı fuardaki beleş vestiyere bıraktık, metroyla tarihi dokunun bozulmadığı eski şehire indik. Yaklaşık 4 saat yürümüşüz. Nürnberg meşhur Nazi mahkemelerinin kurulduğu şehir. Kiliseler, müzeler, kütühaneleriyle bildiğimiz bir Alman şehri. Hava 8 C di. İlkerin bana palto aldırmıiş olmasına dualar ederek günü bitirdim. Yine bir pırpırla dönüş, havaalanında alınan freeshop siparişleri ve İzmir uçağı ile dönüş. Ertesi gün hala ayaklarım sızlıyordu. Bu kadar yürümenin zararlı olduğunu biliyorum ama insan bazen hamile olduğunu unutuyor.
Dönüşte sadece 3 gün işe gidip, stresli saatler ve uzun mesailer geçirip perşembe bu defa İstanbula gittim. Ertesi günün toplantısına hazırlıkla geçen günümün sonunda Elvan ve Tuba ile buluştuk, Kırıntıda saatlerce sohbet ettik. Cool teyze Tuba Baby GAP ten düdükcana 2 takım pijama amış, inanılmaz şirinler. Karnımın iyice büyümüş olması kızların acayip ilgisini cezbetti. Milletin şaşkın bakışları arasında iki yanıma oturup düdükcanın hareketlerini hissetmeye çalıştılar, elleri karnımda. Eskiden hamile kadınların göbeklerine kamu malı muamelesi yapıp elini koyanlara acayip kıl olur, hamileler nasıl izin veriyor diye şaşardım, ama öyle değil işte rahatsız olmak bir kenara müthiş keyifli geliyor bana. Ertesi gün toplantılar sabah başlayıp akçam bitti. Sabiha Gökçendeki biletimi Atatürke aldırdım, önce bostancıdan deniz otobüsüne sonra taksiyle havaalanına yetişip eve döndüm. İlker beni havaalanından aldığında yorgunluktan resmen ağlamak üzereydim. Yazık ki cumartesi de işlerimi bitirmek için birkaç saatliğine ofise uğradım, ama tam anlamıyla mesai oldu. Genel müdürle saatler süren telefon görüşmesi, işleri yetiştirme stresi derken sonunda ofiste yorgunluktan hüngür hüngür ağladım. Eve akşam döndüğümde yığılıp uyuyakaldım. Güya Güzelbahçeye balık yemeye gidecektik, tabii sattık hemen zeynepleri akşamı evde geçirdik.
İlker ne zamandır Düdükcanın hareketlerini farketmeme acayip kıl oluyordu, kıskançlık top yapmıştı. Bilgisayarda dvx izlerken kaykılmışım, göbeğimi de açtım, gayri ihtiyarı okşuyorum, birden gözümle bir hareket seçtim. Aaa dedim ilkere artık hareketlerini görebiliyorum. Yok artık oldu ama sonra 10 dakika ben hiç kıpırdamadım ve o da gözlerini karnımı dikip bakınca hareketleri gözüyle gördü. Harikaydı, artık kıskanmıyor beni :)

20 Ekim 2008 Pazartesi

Kim korkar hain kilolardan!!

Karı koca düdükcana çok kızgınız.
20 hafta 5 günlük bebeğimizi ziyarete gittik ama beyefendi döndü kıçını yüzünü göstermedi bize!! Sadece kaburgalarını beynini omurilik kol bacak gördük. Başını arkadan gördüğümüz için sadece kulaklarının kepçe olmadığını biliyoruz, ki sürpriz olmadı, bizde kepçe yok ki!! Doktor bu defa erkek olduğundan bile emin olamadı. Kilosu iyi, 392 gr, normali 340 gr civarında olmalıymış. Olması gerekenden 1 hafta daha büyük bir bebek şimdilik.
Bomba haber 58 kilo tartıldım. Doktor tabiri caizse fırçaladı beni. Patates, pilav, makarna, ekmek, acı, baharatlı, ekşi yemek yok. 12 kilo alman lazım sen daha şimdiden 7 kilo almışsın bile, çok fazla hemen dikkat etmeye başlıyorsun!!! O çikolataların bana ihanet edeceğini bilmeliydim. 4. ay sonunda sadece 2 kilo almışken sadece bu ay 5 kilo almamın sebebini başka yerde aramanın manası yok. Aslında düdükcanın suçu yok tabii ki, ben çok iyi biliyordum nasıl beslenilmesi gerektiğini, nelerin yenmesinin bir halta yaramayacağını. Bile bile bu kadar kilo aldığım için kendime kızıyorum. İlker ne kadar ye diye zorlasa da benim yemememem gerekirdi. İlker doktordan çıktığımızda benim rejime filan gireceğimden korkarak hala bana canımın istediğini yemem gerektiğini söylüyordu tabii fikir ayrılığı ufak bir tartışma doğurdu ama rejim filan yapmayacağımı sadece dikkat edeceğime ikna olunca işbirliğine söz verdi.
Ne mi yapıyoruz?
- Kasaptan etlerin en yağsız tarafından aldık.
- Markete gidip haftalık yağsız yoğurt ve süt stoklarımızı aldık. Sonra artık bizim fırının mis gibi ekmeğinden eve sokmak yok. Sadece kepek ekmeği yenecek.
- Pek sebze olmadığından superfresh bamya ve barbunya aldım. İlker bamya yemese de ona üşenmeden başka bir yemek pişirip kendim bamya yiyeceğim!!
- Manava gittik, meyvelerin yanı sıra taze salata malzemeleri aldık. Artık öğlenleri yemeğin yanında mutlaka kendi salatamı yiyeceğim.
- Evdeki tüm çikolatalar gözden ırak bir yere kaldırıldı. Artık bana çikolata yer misin diye sormak yok. Ballı sütle tatlı krizlerimi aşacağım.

Şimdilik ilk gün iyi gitti. 3 gündür evde yokum diye dışarıda yemek yemek durumunda kaldığımda Burger Kinge gittik ama ben sadece diet hot wrap yedim. Son 5 adet kızarmış patatesi de saymak lazım. Akşam da sadece meyve ve ballı süt ve ne öyle çikolata manyaklığı yaşadım ne de açıklıktan öldüm. Artık hergün yediklerimi bir kenara not edip yoganın yanı sıra diğer hamilelik egzersizlerini de yapmaya çalışacağım. Hergün yürüyüş benim tempoda ve uzun saatler çalışan bir insan için çok kolay görünmüyor ama ilkeri ikna edersem neden olmasın?
Kim korkar hain kilolardan !!! belki bundan sonra 12 kilo ile değil 15 kilo ile doğum yapacağım fikrine kendimi alıştırmalıyım ama öğrendim ki hiçbir işe yaramayan yemekler sadece kilo aldırıyor. Tek tesellim düdükcanın kilosunun iyi durumda olması:)

İlker düdükcana inanılmaz gıcık oluyor bu aralar, çünkü biz oğlumla artık az çok haberleşiyoruz. Yani son 2 haftadır hareketlerini çok net hissediyorum. Hatta örneğin uzandığımda elim uzun süre karnımdayken elimle bile hissettiğim oluyor ve ilker için bunlar henüz mümkün değil! Çok gıcık oluyor. Korkarım bundan sonra eli göbeğimde yaşayacağız...

18 Ekim 2008 Cumartesi

çikolata çikolata sevgilim sevgilim...

Geçen hafta bayramın hemen sonrası beni bi paranoya sardı. Hani paranoya olduğunu bilirsiniz ama yine de kendinizi telkin edemezsiniz, işte öyle bir durum. Düdükcan 12 haftalık iken ikili tarama testi yapılmış, sonuç mükemmel çıkmıştı. Ama benim kitaplardan ve de sağdan soldan öğrendiklerime göre bir de üçlü tarama testi, eğer bir sıkıntı varsa amniyosentez yapılmalıydı. Geçen hafta 19. hafta oldu (bu üçlü test 16-18 haftalar arası olurmuş) ama doktordan ses seda yok, hani yaşlı ya unuttu mu acaba diyorum. Sardı beni bir telaş. Gece yarılarına kadar internetten araştırma yaptım. 11-14 testi dedikleri ikili tarama testi hamilelik yeni olduğu için çok hassas sonuçlar verirmiş. Üçlü testte ama ikilide taranmayan bir hormondan da tarama yapılırmış. Hadiii buyrun burdan yakın. İnternet bunun tamamen doktorun kararına göre olduğunu söylüyor ama beni yine de bir telaş aldı. Herkesler üçlü test yaptırmış, bildiğim bir tek Zührenin ikili testi sıkıntılı olduğu için yaş itibariyle de uygun görüldüğünden amniyosentez yapmışlar. İlker doktoru cepten ara diyor ben paranoyamın 100% doğru olmadığını bildiğimden aramak istemiyorum, derken pazartesiyi ettim. Hemen dedeyi aradım, bana tane tane anlattı. Tıp konferanslarında da tartışılırmış ama ikili testi iyi çıkanlara amniyosentez veya üçlü yapılmazmış çünkü bu ikili test pek hassas bilgiler verirmiş. Sonrasında detaylı ultrasonik tarama ile sonuçlar kesinleştirilirmiş. İçim rahat galiba, yani soru işareti yok ama hadi gel üçlüyü de yapalım dese sanki daha rahat edecektim:)

Pazar sabah rüyamdan hiç hayatımda görmediğim çikolatalar yiyerek uyandım, sonra geçen hafta yediğimiz frambuazlı cheesecake in çileklisi nasıl olur hayalleri kurdum. Akşam haftanın tek türk kahvesinin yanında ablam iki parça çikolata koymuş, Duru herkesin tabağındaki çalarken benimkine dokunmasın diye alelacele çikolatalarımı yedim, üstüne düdükcanın canı ister diye cüceyi kandırıp ganimetinden bir parça otlandım. Cumartesi işe gitmemek için cuma akşamı ofisi geç terkedecekken başım döndü, kendi stoklarımı bitirdiğimden başkalarının dolaplarına saldırdım ve koca bir paket biskrem buldum, ağzıma iki tane atıp açlığımı dindirecekken 6 oldu, sonra paketi alıp arabaya koydum, yolda eve giderken paket bitti!!! benimki tam ye tatlıyı çıkar atlıyı oldu galiba:) son zamanlarda aldığım kiloları da bu çikolata hadisesine bağladığımı, bu tatlı krizlerinin kesinlikle psikolojik olmadığını, benim bu çikolatalara fiziksel olarak ihtiyaç duyduğumu anlatmak suretiyle İlkere günah çıkarırken, kendisi düz mantıkla olaya yaklaştı "niçin bu çikolata yemenin nedenlerine bu kadar takıyorsun ki ? sonuçta canın çikolata mı istiyor, bitti, yiyeceksin o zaman!!!" Nitekim sabah yürüyüşünden döndükten sonra bana Bonjour Pastanesinin ev yapımı muhteşem çikolatalarından aldı ve sanıyorum bu kalori bombalarından tüm pazar 10 tane filan yedim. Yani boşuna konuşuyorum, ben bu güzellere bayılıyorum.

TV de izlenecek hiçbirşey yok yine. Ulusal kanalların dizileri gerçekten gına getirdi. Hemen her yıl bir dizi edinelim, muhabbetlerden uzak kalmayalım isterim ama ne kadar zorlasam da izleyemiyorum. Akşam haberleri izledikten sonra biraz moviemaxlere bakıyoruz, sonra Dizimax te de pek yeni birşey olmadığından televizyonu kapattığımız çok oluyor. Şimdi yeni bir uğraş bulduk kendimize. Desperate House Wifes ... hiç izlememiştim, dvx leri de evde duruyordu. Son bir haftadır fena sardık. Dedikleri kadar varmış. Bebek doğasıya böyle şeylerle uğraşıyoruz, geldi mi bloga yazacak iki satır bulacağımdan bile endişeliyim.

bu postu taa haftabaiı yazmıştım, yine bir Almanya seyahati çıkınca gönderememişim bile, şimdiden cumartesi oldu. Neyse ki evimdyim ve duşumu aldım birazdan Düdükcanı görmeye doktor dedeye giiyoruz, heyecan yine dorukta:)

13 Ekim 2008 Pazartesi

Kelebek ve Dalgıç


Yönetmen Julian Schnabel’e Cannes Festivali’nde En İyi Yönetmen Ödülü’nü getiren Kelebek ve Dalgıç filmi
Elle dergisi editörü Jean-Dominique Bauby’nin gerçek yaşam hikâyesinden yola çıkarak yazdığı kitaptan uyarlanmış.
43 yaşında geçirdiği rahatsızlık sonucu sol gözü, kulakları ve beyninden başka hiçbir organı çalışmayan, hayata sol gözünden dahil olabilen bir adamın hikayesi. Filmin en etkileyici tarafı o sol gözden anlatılmasıydı. Burada görüntü yönetmeni ve kurguyu da selamlamak lazım. O sol gözden bütün dünyayı izliyorsun, felçli bir adamın sol gözü sayesinde konuşmasına ve bir kitap yazmasına şahit oluyorsun ve onun duygularını iliklerinde hissediyorsun. Sinemanın büyüsü buradan geliyor bence, hissettiriyor. Vücudu bir dalgıç kıyafeti içine hapsolmuş olsa da sol gözü onu bir kelebek kadar özgür kılıyor.
Sinemayı eğlenceden ibaret görenler için elbette ağır gelecektir ancak ben tek kelimeyle hayran kaldım. Filmi DVD den izlemenin en iyi tarafı da bonusları. Filmin çekilme, kurgu aşamalarına ait kısa bir belgesel vardı, en az film kadar etkiledi. Henüz izlememiş olanlar için etkileyici bir eser.

5 Ekim 2008 Pazar

bir haftasonunun ardından

Az önce karnım yine kazınınca, muzlu süt yapasım geldi. Yarımdan biraz fazla muzu küçük küçük doğradım, sürahinin içine attım, sonra üzerine light süt (yağl süte dayanamıyorum) ve bal. Daldırdım blender ı içine biraç dakika bııız ve köpük köpük muzlu süt hazır. Allah blenderı icat eden zattan sağolsun. Kesin birşeyleri süzgeçten geçirmekten sıkılmış bir hatun kişidir.
Geçen haftanın tek çalışma günü cumayı az telefon çalmasını da fırsat bilerek biraz işlerimi hafifletmeye ayırdım. İyi de oldu. Önümüzdeki iki hafta epey yorulacağımı biliyorum zira. Akşam cuması tatil olan dostlardan Gül ve Orçuna yemeğe gittik. Tedarikliyiz ama, yanımızda tabu xl, okey, birkaç tane dvd de var. Gül muhteşem bir baharatlı tavuk yapmış. Artık yemek yerken mutluluktan ellerimi çırpan bir kadın oldum. Oldum olası iyi yemekten keyif alırım da 4,5 aydan sonra bu keyif coşkuya dönüştü. Yemekten sonra Royal Tenenbums filminin yönetmeni (kim hatırlamıyorum) Owen Wilson lu filminde karar kıldık. Filmden pek bahsetmeyeceğim zira uyudum:) pek keyifli bir film değilmiş, birşey kaybetmemişim. Hindistan kültürünü anlatan belgesel tadındaydı, tek hatırladığım bu. Saat 11 e doğru zeynepin eve gitmesi gerekti. Dedik ki tufan dönsün, zeynepten önceki okey turnuvalarımıza geri dönelim. Tufan zeynepi bırakıp dönünceye kadar biraz daha koltukta kestirdim, zaten artık her evin kanepesi benim uyku alanım. Gece 3 e kadar okey oynayıp beylerin ifadesini aldık:)Bu arada bütün gece yağan yağmur cansuyu gibiydi, umarım barajların biraz olsun dolmasını sağlamıştır.
Cumartesi sabah kalktığımızda canımız hiç kahvaltı hazırlamak istemedi, kaptık simitleri doğru anneme. Oh bir güzel kahvaltı yaptık. Sonra ilker eve döndü ben de bizimkilerle Kemeraltına indim. Annem alem kadın, nerde ne var acayip iyi biliyor. Hamile kıyafetleri arıyorum, artık bir beden büyük aldığım pantalonlar da belden sıkmaya başlayınca hamile pantalonu almak farz oldu. Ama alışveriş merkezlerindeki pantalonlar 130-180 ytl arası, inanılmaz pahalı. Hani diktirtmeye kalksan bakalım istediğin gibi olacak mı? Neyse anneme sıkıntımı anlatınca, salepçioğlu çarşısında iyi fiyata buluruz dedi. Bulduk nitekim. Hem de 70 dediği pantalonu 45 e aldık. Pazarda 1 demet maydonoza pazarlık eden annem bunda mı fiyat kırmayacak!!! Bir güzel öğle yemeğimi de yiyip eve döndüm alelacele. Denizi aylar sonra yakaladık bırakır mıyız, Zeynep beni evden aldı, doğru Alsancaka. Eski deniz mahsülleri yemekleri yapan Miço vardı, işte onun sokağında Kıbrıs Şehitleri caddesinin sol yamacında yeni bir cafe ye götürdü deniz bizi. Ketre. Cafe yemekleri var lezzet müthiş ama en iyisi fiyatları. Cep yakmıyor. Bonjour, Reci's filan halt etmiş burda alası var. Yemeğin sonunda bir frambuazlı cheesecake geldi, nerdeyse tabağı yalayacaktım. Ev yapımı, ve kesinlikle baymıyor, muhteşem birşey, Bugün hala ilkere anlatıyordum. Deniz bir 70 lik kalecik karası söyledi. Sonunda dayanamadım iki yudum içtim. Şifa niyetine:) salamdı sucuktu kolaydı koymuyor da şu şarap bira keyfi burnumda tütüyor şerefsizim. 6 da buluştuk ve tam 11 de kalktık. 5 saat!!! hadi tufanla beraberliğinden beri zeyneple hemen her hafta buluşur olduk da denizi 5 ay görmeyince saatler yetmiyor sohbetlere. İlginç tespitler var bu buluşmaya dair ve dipnotlar ama haftasonu postunun bir bölümünü oluşturamayacak kadar derin mevzular. Bir ara aklımda, yazmalıyım, neticede tam 4 hafta sonrasında bizim evde buluşmaya ve pijama partisi yapmaya karar vererek ayrıldık birbirimizden. Eve geldiğimde canım kocam maçlara dalmış beni bekliyordu, can bu adam ya, hiç sesi çıkmaz hamile karısı bekar arkadaşlarıyla saatlerce sokaklardaymış, evin yolunu şaşırmışmıymış...
Bu yorgunluğun üzerine pazarımızı evde lahanalar gibi yayılmaya ayırdık. Sabahın köründe kalktım her pazar olduğu gibi ama en azından ilkere kahvaltı hazırlıyorum diye teselli buluyorum. Biraz yemek yapıp etraf toplandıktan sonra, geçtik filmin başına. Hani tam evde yayılacak günmüş, fırtına kıyamet, yağmur... patlamış mısır eşliğinde "No country for old man" i izledik. Ara sıra ani çığlık tepkileri verdim, hatta son sahnede düdükcanın sağlığından endişe bile duyacak kadar hopladım yerimden. Çok başarılı bir filmdi de sonu ile ilgili bazı hayal kırıklıkları yaşamadım değil. hani katil o kadar cana kıydıktan sonra trafik kazasından bir kol kırılması ile sıyırmasaydı da ölseydi, ilahi adalet bu diyecektim, ironik bir son olacaktı ama farklı bir senaryo tercih edilmiş. Oscar almış senaryoyu bile eleştiren bir yapım var ya helal yani!!!
Akşamüzeri haftalık süt ve meyve alışverişinin ardından güzel bir yemek yedik ilkerle. Artık oturma odasındaki koltukta kötü pozisyonlarda uyuyakalmaktan sıkıldığım için kestireceksem bile yatağıma gider oldum. şaka bir yana, Düdükcan için bir bardak süt kadar gerekli görüyorum uyku olayını. Hem de haftaiçi yoğun çalışıp öğlen uykusuna hasret kaldığım için haftasonu çok değerli benim için. Tek sıkıntı saatlere yayılması, bunu da sadece 1 saat sonrasına saat kurarak ve ilkeri mutlaka kaldırması yönünde görevlendirerek aşmaya çalışıyorum. Yoksa gece uykum kaçabiliyor.
Az önceki muzlu süt öncesi yine yoga yaptım. Yoga benim için yeni değil aslında. İstanbulda yaşarken Sports Internationala üye idik ve ilkerin askerliği dönemine geldiği için ben neredeyse orada yatar olmuştum. Hatta evdeki banyo günlerimi bile spor günlerime denk getirip evdeki su parasından tasarruf ediyordum. (kronik cimri olduğumu söylemiş miydim?) Neyse yoga ile tanışmam o zamana rastlar. Deliler gibi yüzdüğüm birgün ayağıma kramp girdi, dediler ki yoga dersine gir iyi gelir. Aman ne şahane şey o öyle. Tütsüler yakılıyor, fonda bir çançingçong müziği ki çok severim, gevşe gevşe oh ne güzel. Sonraları bu dersleri kaçırmaz oldum. Pilatese de o zamanlar merak salmıştım. Sports üyeliğimizi izmire geldiğimizde mecburen sonlandırınca bu defa yoga zone vcd leri ile devam ettim. İlker benle yogi diye dalga geçiyor ki yeni kilolarımla ayı yogi olmama ramak kaldı, ama çok faydalı olduğunu düşünüyorum. Sürekli oturarak çalışmaktan ve sorumluluk altında kaskatı kesiliyorum, sonra rahat doğum için iyi olduğu konusunda uzman görüşleri var. Herşeyin ötesinde doktorun verdiği egzersizlerden çok da farkı yok. Umarım tembelliğime yenilip yarıda bırakmam şimdilik gün aşırı yapmaya çalışıyorum, iyi gidiyor.
Nerdeyse 12 oldu, yarın hafta başlıyor. Artık saçıma fön çekip yatmam lazım. İyi haftalar...
(fotografı yogakam.com dana aldım, benim düdükcan kesin içerde böyle yapıyordu, hiç sesi çıkmıyordu veletin)

3 Ekim 2008 Cuma

Uyku biraz uykuuuu...

Doktora geçen gidişimizde İlkerin sorduğu tek şey "yelizdeki bu uyku hali akşam 9 dedin mi uyumalar ne zaman bitecek?" olmuştu. Doktor uykusuzluğun uyku halinden daha beter olduğunu anlattı, kısaca bırak uyusun dedi:)Şimdi dört gözle normale dönmemi bekliyor. Aslında hak vermiyor değilim, zaten tüm gün ayrıyız, bir de akşam sadece yemekte karşılaşıyoruz, 2 çift laf edemiyoruz ve ben bulduğum heryerde uyuyorum. Misafir filan dinlemiyorum, gözler düşüyor. Ve nasıl tatlı, en sevdiğim tatlılardan daha tatlı. Nitekim bayram tatili de böyle geçti. Arifeden annemlerin yazlığa gittik ama öncesinde ne zamandır gitmediğim şantiyeye uğradık. Nerdeyse herşey bitmiş. İlkerin ilk inşaatı. Satış hala yok ki bu canımızı iyice sıkıyor ve bizi ekonomik dar boğaza itiyor ama onun bu sektör değişiminde yaşadığı tecrübeler motive olmasına yetiyor. Yada öyle görünüyor. Tek eksik bir müşteri :)
Annem muhteşem yemekler ve tatlılar yapmış. Akşam 8-11 arası uyudum tabi, sonra hadi uykum kaçmasın diye 12 de yatağa yattım. Sabah İlkerin annesi de geldi, kocaman bir bayram kahvaltısı, ananem, ablamlar, hep birarada. Çok keyifliydi. Sohbet konusu düdükcana ne isim koyacağımız idi. İlknur ile canlı bağlantı kuruldu. 50 yaş üstünde, birkaç akşam önce var mısın yok musun da annesi çok para kazanan çocuk Doruk ismi öne çıktı. İsim çok güzel de canım arkadaşım Gizemin oğlunun adı Doruk, yani o kadar yakınlarda aynı isimden iki çocuk çok fena. Sonra Deniz, Demir, Doğa, Yiğit, Cenk... Bu arada hayallerimin ismi Efe den tamamen vazgeçtik. Daha doğrusu bize Tanrı tarafından bazı işaretler gönderildiğini düşünüyoruz, çok alacakaranlık kuşağı oldu ama öyle!! Her yanımızda ağlayan çocuklar, yaramazlar hep Efe. Sonra sabahlara kadar anıran 7 yaşında bir velet var, alt kat komşumuz. Bu velet apartman toplantılarında madde olarak geçiyor, "anne ve babası tarafından gece saatlerinde susturulması..." gibisinden. İsminin Efe olduğunu öğrendiğimizden beri bizim için Efe tamamen bitmiştir.
Neyse son gözdemiz ARCA!! Ablamın verdiği isim sözlüğünden bulduk. Temiz, namuslu demekmiş. Hem kolay söylenen bir isim hem kimselerde yok. Şimdilik belirledik gibi ama daha 4-4,5 ay var, her an değişebilir. Bu isme anne, baba karşı pek tutmadılar ama genç nesil acayip beğendi.
Bayramın 1. günü öğleden sonra eve döndük ve ben 3 saat kadar uyudum yine, bu defa sağlam uyumuşum, gece uyuyamadım, Ahlaksız teklif filmine daldım, iki gözüm iki çeşme... biliyorum, defalarca izledim ve ağlamakla alakasız bir film ama tutamıyorum işte. Malum hormonlar :)
Ertesi gün ziyaretlerle geçti, arabada sürekli uyudum, akşamüstü İlkerin kuzenine gittik. Duru adında şahane bir bebekleri var, bütün durular sevimli oluyor galiba... Akşam Avrupa Yakasını izlerken bile uyumayı başarmıştım. Son gün bütün gün evdeydik, kahvaltı sonrası uyudum ama iyi ki de uyumuşum yoksa "There will be blood" filmini izlerken kesin sızardım. O film film değil sanki baştan aşağı bir Daniel Day Lewis!!! Yani bir oyuncu Oscar ı bu kadar mı hakkeder? Film de iyiydi ama oyuncu oyunculuğunu bu kadar konuşturunca film ikinci planda kalmış. DVD nin bonuslarında biri de film öncesi toplanan bilgiler, yapılan araştırmaları içeriyordu. O yıllardan kalma fotograflar ve filmler birebir yansıtılmış neredeyse. Çok incelikle işlenmiş bir film.
Bu tatilin bende bıraktığı en kötü şey sanırım kilo!!! Doktora gittiğimden beri tartılmamıştım, dün itibari ile son 2 haftada 1,5 kilo aldığımı gördüm ve şok oldum. Galiba tüm ay boyunca 1 kilo filan almak lazımdı. Ama o kadar ye, iç , yat, tatlılara yumul, çok normal, inşallah düdükcana gidiyordur da boşa almıyorumdur bu kiloları:)
Yok bunu anlatmadan geçemeyeceğim.
Hamilelikte yoga DVD si ile çalışmalara başladım. Ancak sonlara doğru sırtüstü yada sola doğru yatma kısmı var, hah işte ben tam orada uyuyakalmışım, DVD bitmiş, herhalde en az 10 dakika yerde öylece kestirmişim, ama ne yapayım eğitmen acayip yumuşak konuşuyor ve yoga insanı müthiş gevşetiyor... ahhh uyku ahhhh... sen ne tatlı şeysin:)