Yazılar posta kutuna gelsin mi?

27 Ocak 2008 Pazar

Sarışın ?? artık değilim!!!

Doğduğumda altın sarısı saçlarım seneler geçtikçe bal rengine dönüştü. Ve üniversite yıllarında gölge attırmakla başlayan sarışınlık serüveni, üst üste röfleler ve İlkerin yoğun beğenileri ile tekrar bebek sarısına doğru “U” dönüşü yaptı. Sarışınlık güzeldir güzeldir de herkesin saçları röflelenmeye başladığında sıkmaya başlar. İşte sıkmaya başladığının ilk günlerinde çevremde saçlarımın eski rengine döndürmeye yönelik kamuoyu araştırması yapmaya başlamıştım. Genel kanı “HAYIIIIR!!!” yönündeydi. Özellikle İlkerin, babamın ve bilumum eşraf erkeklerin… Erkeklerin sarışın takıntısı görülmemiş şeydir. Sokaktaki saçı sarı boyalı her 4 kadının 3 ünde koca baskısı vardır, eminim. Sonra kuaförler… Gerçek saç rengi üzerine röfle atmaya bayılan, ortaya çıkan tonların hastası olan bu meslek grubu benim saç rengimde birinin röfleden başka bir işleme ilgi duymasına tepki gösterirler. İstanbuldaki kuaförüm Canerin kulakları çınlasın, kaç defa boyatmak üzere oturduğum koltuktan daha bir sarışın kalktığımı saymadım. İzmirde edindiğim yeni kuaförümün benzer tepkileri, İlkerin bu adamları tenhada sıkıştırıp tembihlediğinden şüphelenmeme neden olmaya başlamıştı. Ancak beni bu işten caydıran Tuba oldu. Çünkü kendisinin saçları ve geldiği aşama benimkinin benzeridir ve benden önce koyu saç sevdasına tutulup ufak bir deneme yapmış, anında pişman olup sarışınlığa geri dönmüş. Aman!! Derdi bana .. Alışamıyorsun, kötü oluyor… Bu beni frenletmeye yetmişti. Ama en çok röfleden sonra İlkerin hayran hayran saçlarımı seyredişi, okşayışı beni bu önemli karardan alıkoyuyordu. Şimdi arkama dönüp baktığımda en az 2 yıldır bu koyulaştırma derdinde olduğumu görüyorum.

Hani kadın milleti hayatında bir şeylerin ters gittiğini düşündüğünde veya değişikliğe ihtiyaç duyduğunda gider saçını boyatır veya kestirir ya, benimki onlardan değildi. Yıllarca bilinçaltıma yerleştirmişim kumrallığı. Alttan alttan ilkeri de hazırlamaya çalışıyorum, nuh diyor peygamber demiyor… beni caydırmak için her yolu deniyor. Ama sonunda ikna oldu gibi gibi… çok damardan yakaladım kendisini… o biliyor…
O gün bugündü!! Sabah Termale gittim, yürüyüş yaptım, üstüne havuza girdim ve saunaya… Öğleden sonra Alsancak’ta Gizem ve Ranayla buluşacağım ya öncesinde bu işi bitirmeli ve ilk tepkileri İlkerden değil kızlardan almalıyım düşüncesindeyim. Kuaförüm Ömürün karşısına dikildim: “ Radikal bir karar aldım, saçımı boyatacağım, kararlıyım!!!” beni vazgeçirmeye çalışmadı ama saçımı boyarken “ah bu tona boya atılır mı?” “ ah insanlar ne paralar veriyorlar bu renk için” türünden cümlelerini eşinin saçını boyattığında yaşadığı hayalkırıklığı anıları ile süsledi. Bir an ağlamaklı oldu bile diyebilirim. Ve itiraf etmeliyim, içimden bildiğim bütün duaları okudum, yeter ki pişman olmayayım diye.
Evet efendim şimdi kumralım!!! Evet garip hissediyorum sürekli aynaya bakıyorum, Ömür saçlarımı keserken kafanı çevir diyor benim gözüm hala aynada… Ama güzel oldum be!!! Yani en azından çirkin olmadım Bilinçaltımı öyle bilinçlendirmişim ki kumrallığa korktuğum başıma gelmedi. Hemen ilkeri aradım. “ben vazgeçersin ya da vazgeçirilirsin diye ummuştum, içimde hala umut vardı yani sen şimdi kumral mısın?” dedi. Evet biliyorum fena ama en azından alışması gerektiğini biliyor yani bir süreliğine karısını başka kadınla aldattığını farz ediverecek, falan filan…. Kızlarla buluştuk, şok oldular ama çok beğendiler. Öncekinin fazla sarı olduğunu ve yaşlı gösterdiğini söylediler. İki güzel ve bakımlı kızın görüşleri biraz kendime güvenimi yerine getirdi. Eve geldiğimde İlker garipsedi!! Ama beğenmemek değil sanırım, beğenmese söyler, acımaz!! Sadece alışması zaman alacak! Ben mi? Ben alıştım bile hatta hoşuma gitmeye bile başladı!!!

İşte böyle… Şimdi kumralım ve bakalım ne zaman tekrar sarışın olma hayallerine dalacağım? Bilmiyorum ama değişiklik her şeye rağmen güzel…

Yaşasın Facebook!!!

İtiraf etmeliyim, son günlerde bana genç gösterdiğimi ima eden herhangi bir davranış beni acayip mutlu ediyor. Oysa küçükken yaşımın küçük göstermesine inanılmaz bozulurdum da babamın “bodur tavuk her zaman piliçtir” lafıyla teselli bulurdum. Yaş 30’a yaklaştıkça insanda “yaşlanıyor muyum” sinyalleri çalmaya başlıyor. Ve bir gün kent kartınızı uzattığınızda gişedeki kadın “öğrenci mi?” diye sorduğunda yada en az 10 yıl görüşmediğiniz birileri üst üste birkaç defa “HİÇ DEĞİŞMEMİŞSİN!!!” dediğinde, kocaman bir gülümseme kaplıyor yüzünü ve o gün önüne gelene anlatıyorsun çok önemli bir hadiseymiş gibi. Halbuki ben hala kendimi genç hissetmekle övünür, genç olduğumu düşünür(d)üm. Meğer yaşlanmak, işte böyle birilerinin genç göstermenizi övmesine sevinmekmiş.

Tabii sadece o da değil, kırışıklık kremlerinden bahsetmek, lisedekilerle toplanıp da 15 sene öncesinin muhabbetlerini yapmak, çocuğu olanlara artık şaşırmamak da yaşlanmaya başlamanın belirtileri...

Lisedekiler demişken, facebook denen ulvi teknolojik vesile ile bulduk birbirimizi seneler sonra... O zamanlar yok tabii öyle cep telefonu, e-mail adresi... hepimiz farklı şehirlere okumaya gittik, hayatın içinde kaybolduk. Benim için hala görüştüğüm deniz ve zeynep dışında kimseler kalmamıştı izmirden, özel türkten...

Facebook için son birkaç aydır köşe yazıları, haberler, radyo televizyonda söyleşiler aldı başını gidiyor. Herkesin söyleyeceği bir şeyleri var bu site hakkında, benim de birkaç kelam etmem kaçınılmaz oldu.

Kimi bunun sanal alemdeki diğer arkadaşlık siteleriyle bir tutuyor, kimi “ya ne gerek var, benim hayatımdan bile isteye çıkardığım insanlarla tekrar görüşmeye hiç ihtiyacım yok” diyor, kimi kaptırmış sanal bahçe akvaryum yapmış, kimi ne kadar arkadaş o kadar bonus misali önüne geleni eklemiş listesine, hatta tanımadıklarına bile “friend request” gönderiyor, vesaire vesaire...

Elbette ki amacına göre faydası göreceli, ben kendi payıma ortaokul ve liseden izini kaybettiğim arkadaşlarımdan haberdar olmanın tadını çıkarıyorum. Ortaokuldan Rana ve Gizemle buluştuk, görüşmeye devam, cumartesi öğle yemeği yedik yine Gizemle, mekanımız Reci’s. Hatta ilkokuldan İstemihan da son yarım saatine katıldı, birlikte kahve içtik. Çok eskilere gittik, birbirimizin saçını çektiğimiz, yakalamaç oynadığımız günlere… Üç saat nasıl geçti anlamadım.

Bu arada lisedekilerle fasıl gecesinde ve de kahvaltıda toplandık. Kendimize facebook’ta bir grup kurduk, haberleşiyoruz. Kızlar kendi aramızda toplanmanın planlarını yaptık. Belli mi olur belki bu toplantılar, annelerimizin günleri gibi yıllar sürer.

Ama işte o kadar... yani yok vampirmiş, yok akvaryummuş, yok rakı sofrasıymış, beni öyle sanal muhabbetler açmıyor. İlker’in facebook hevesi kaçtı gibi gibi... Benimki dostların fotoğraflarına bakıp lisedekilerle kurduğumuz grubun muhabbetlerine takılmakla sınırlı. Bugün yarın o da geçer elbet.

Ama ne oldu? Yıllarca görmediğim insanların hayatlarının bir parçası oluyorum ve onlar da benimkinin. İşte sırf bu yüzden ben kendi hesabıma “yaşasın facebook” diyorum, diğerlerini bilemem!

Hah bu resimdeki arkadaş da Mark Zuckerberg, facebook yaratıcısı velet!! Kendisi pek tabii zengin bir şahsiyet olmuş bizlerin sayesinde, biz de onun sayesinde arkadaşlarımıza kavuştuk, türk filmi tadında:)

kore

koreye gitmeden önceki gün canlarım deniz ve zeyneple buluştuk, ramazan ramazan kordonda bira-patates yaptık hem de 5 saat!!!
gülmekten, konuşmaktan çenelerimiz ağrıdı, deniz fireball mu ne öyle garip bir icat bulmuş kendine 3 gün çalışmış, gecenin sonunda ve biraların etkisiyle kordonun ortasında çalıştıklarını göstermesine izin verdik:)))

Dünyanın bi ucuna ille de gitmeye niyetliyseniz işte Kore ile ilgili birkaç faydalı not ve de izlenim:
- Yaz sonu tayfun mevsimidir mutlaka hava durumu kontrol edilmelidir:
koreye gideceğim gün maillerime şöyle bi bakayım dedim, o da ne! tayfun koreyi sarmış ve iç hat uçuşları iptal edilmiş, acil durum planına geçilmiş ki bu koreye indikten sonra 5-6 saatlik otobüs yolculuğu anlamına geliyor. neyseki ben seule indiğimde tayfun filan kalmamıştı.

- Bizim cep telefonları çalışmıyor, ya telefon kiralayacaksınız yada telefon kartlarıyla konuşacaksınız.

- Bir bayan arkadaş iyidir, keyifle gece geç vakitlere kadar gezilebilir, sokaklar güvenli olduğundan rahatsız eden bakan olmaz:
her yıl forum için koreye giderim, türkiye ortadoğu ülkesi sayıldığından kaldığım otelden, katıldığım seminerlere, seyahat ettiğim otobüse kadar tüm organizasyon araplarla geçer, ve takdir etmek gerekir ki bayan olmaz!! hep son 1-2 gün Avrupadan gelen bayanlarla sohbete başlayabilirim ki bu da çok kısa sürer!! bu seneye kadar hep böyle oldu, ama bu yıl RAHMA vardı!!! RAHMA 25 yaşında, Tunuslu bir makina mühendisi, bıcır bıcır hep gülümseyen, fransızcaya kaçan bozuk ingilizcesiyle sürekli konuşan acayip sevimli bir hatun. Bana 4 yıl önce ilk koreye gidişimdeki halimi hatırlattı. İşte Rahma bu:



TR ye dönüşte yanımda türkiyeyi tek başına gezmeye gelen bir Koreli bayan vardı, epey sohbet ettik, tarihi güzelliklerimizden öyle içtenlikle bahsetmişim ki hatun beni tarih öğretmeni sandı. Eh 1 haftalık koreden sonra memleket özleminden THY nin hosteslerine bile sarılasım gelmişken yurdum güzelliklerini pek tabii hasretle anacağım değil mi ya:)) uzun lafın kısası nasıl bu kadar güvenli bir ülke olabildiklerini sordum, Korede silah sadece asker ve polis tarafından taşınırmış. biz de her magandanın belinde bi tane var!!!

- Tanınıyoruz: Evet hangi koreliyle tanışsam ve de türküm desem acayip sıcak bir karşılamaya maruz kaldım. Kore savaşında verdiğimiz şehitlerin hatırına türkleri çok seviyorlar ve de bizlerden vize almıyorlar.

- SOJU mutlaka alınmalıdır : Soju, Korenin meşhuuur pirinç şarabı, yemekten önce tek atıyorsun , keyfin gıcır:) ama öyle freeshop a bırakmayın mutlaka marketlerden alın. çünkü marketlerde 1 USD civarında satılıyor, free shop ta dünya para vermenin alemi yok. e-mart a gittik, 5 şişe soju aldım, müslüman kardeşim Rahmayı biraz şaşırttım galiba:)

- Busan Paradise Otelinde 1 gece geçirilmelidir: Otel okyanusun kıyısında, manzara muhteşem, önünden upuzun bir yürüyüş-bisiklet parkuru geçiyor, odalar harika (dayanamadım fotorafını bile çektim.) ve Bulgar bir grup canlı müzik yapıyor ki mutlaka dinlenmeli.

- Okyanusa ayaklar sokulmalı : ama çok yaklaşılmamalıdır zira dalgalar kum dolu ve devasadır, bizim buraların denizine pek pek benzemez.

- Taksi müthiş ucuz: 10 USD ye şehrin bi ucundan öbür ucuna gidebilirsiniz.

- Mutlaka ama mutlaka GINSENG alınmalıdır: ama semt pazarından!!! çünkü lüks dükkanlarda kazıklamaya çalışıyorlar. O mucizevi kök bitkinin kendisini almayacaksınıız çünkü damak tadımızla uzaktan yakından alakası yok, iğrenç bişey. Bi de mutlaka en az 6 yıllık olanlarından alın, şarap gibi yıllanmışı makbul. Kapsülleri ve de çayı en iyi hediyeliktir. Gençleşmeye, zayıflamaya, ultra enerji gereksinimine birebir.

- GIMCHI denenebilir: gimchinin bildiğimiz lahana turşusundan pek farkı yok biraz daha acılısı... biz turşuyu ne zaman yeriz? kuru fasulye pilav bilemedin köfteyle. bu koreli kardeşler her allahın öğünü yiyorlar, dünyada sadece Korede özel gimchi buzdolapları imal ediliyormuş, b.kunu çıkarmışlar gimchi olayının. yani kısacası denenbilir ama abartılması önerilmez

- Kahveleri berbattır: Eğer benim gibi seminer tarzı bir etkinlikle gidiyorsanız yanınıza poşet nescafe alın derim keza kahveleri bulaşık suyu gibi. ama sadece gezecekseniz sorun yok, şehirlerde köşe başı Starbucks:) Son gün otelin yakınında Starbucks gördüğümde küçük çapta bir çığlık atmışım Rahma "nooluyoruz" bakışı attı. Meğer Tunus'ta Starbucks yokmuş, sevincimi önce anlamadı, dükkana girip kahvelerimizi alınca hayatında içtiği en muhteşem kahve (türk kahvesinden sonra) olduğunu söyledi.

- Servis çooook yavaştır: tüm organizasyonu açık büfe şekline dönüştürmeleri son derece isabetli olmuş. Free geçen son günümüz tam bir felaketti. Öğle yemeği için lokantaya siparişlerimizi 1,5 saat öncesinden vermiş olmamıza rağmen servis gecikti. Az önceki Starbucks olayında dükkanda kimsecikler olmamasına rağmen 2 kahveyi tam 25 dakikada hazırladılar. Akşam otelde alakart yemek yaklaşık 2 saatte geldi ve son olarak akşam fancy bir restoranda yemek yemeğe giden diğer grup pub ta bize 12:30 da katılabildiler. kısacası herşey yeşil çay servis seremonisi kıvamında yapılıyor.

- Pazarlık şart: Semt pazarına gittik Rahmayla, 3 saat gezdik, 3-5 poşet bişey aldık ve bir araba pazarlık ettik ama iyi ettik.

- Korede evlerde yemek pişirme adeti pek yok; hatta ev yaşantısı bile pek yok, sokaklarda el arabalarında deniz mahsülleri pişirilip yeniyor, gece geç saatlere kadar herkes sokaklarda.


- WC lere dikkat: Bu tabii genel bi durum olmayabilir, biz Rahmayla çok sayıda WC macerası yaşadık ama en beteri Hyatt Otelinin Pub ında başımıza geldi. WC sırası beklerken Koreli - sarhoş olduğu herhalinden belli- lezbiyen bir hayat kadınının tacizine uğradık, az daha pazarlığa oturacaktı bizimle!!! hayır 30 olacak olmasam bi yaşıma daha girdim diyeceğim. Sonraki WC ziyaretlerimize bize eşlik eden Panamalı ve Meksikalı beyleri refakatçi yapmak zorunda kaldık.

- Changwon House ziyaret edilmeli: Changwon bir sanayi şehri ve bence kimse oraya gezmek için gitmez ama olur da yolunuz düşerse, Changwon House ilgi çekici bir mekan. Yüzlerce yıl önce inşaa edilmiş çok zengin bir ailenin evi, şimdi sadece müze olarak ve özel geceler için hizmet veriyor. Yeşil çay seromonisi hoş bir tecrübeydi ama acayip yavaaaş...



diğer ülkeler hakkında sahip olduğum birkaç bilgi ile veda ediyorum canlarım:
- Tunus şeriatla yönetiliyormuş ve birkaç yıl öncesine kadar sokakta başı kapalı gezmek yasakmış, şimdi yeni yeni kapanmaya başlamışlar.
- Şeriat kanunlarına göre zina ancak başkalarıyla evli 2 insanın cinsel ilişki halindeyken 4 kişi tarafından şahit olması halinde ceza haline geliyormuşki bu da teknik olarak mümkünatı neredeyse imkansız olduğundan pek öyle zina için taşlama cezası görülmüyormuş.
- Katolik aileler isterlerse erkek çocuklarını sünnet ettirebiliyorlarmış, ben cahilim galiba sadece Yahudi ve Müslümanlarda var sanıyordum.
- Meksika birası içtim içinde limon vardı, çok enteresan!! ve Migrosta da satılıyormuş daha dün öğrendim.
- USA yönetim de halk da hala Irak'ta yaptıklarını savunuyor : son akşam Amerikalı Melle sohbet ederken Irak'ı dokundurdum ve "hey men çok iyi yapıyoruz" şeklinde tepki verdi, Rahma Arap ve müslüman olarak neredeyse adamın üzerine atlayacaktı, tabii puba giderken Mel'i direkt kick out yaptık. çok zeki Amerikalı dostumuz tavrımızı anlamış sabah kahvaltıda yanımıza oturdu ve "ben Kuveyt Savaşına asker olarak katıldım, biz gitmesek Irak orayı ele geçirecekti, biz dengeleri koruyoruz" dedi yüzsüzce!!! ben düşüncelerimi sıraladım; ortadoğunun polisi misin kardeşim, sana mı düştü dengeleri sağlamak, herşeyi para için yapıyosun, pkk denen illeti hortlattınız, türkiyenin USA ya karşı sempatisi kalmadı, vs vs vs...
- Suudi Arabistanda kadınların araba kullanması yasakmış. Para cezası varmış. Bunun gibi pek çok ceza İrandakinden daha ağırmış.
- İranda evlerde herşey serbestmiş. Yani kadınlı erkekli, içkili partiler yapılır, sokağa çıktın mı kadın kısmısı örtünürmüş.
- İrandaki devrimden sonra alınan kararların pek çoğundan hükümetin kendisi de pişmanmış ama yiğitliğe b.k sürdüremediklerinden devam edip gidiyormuş.
- Macarcada ayakkabıya bizdeki gibi "pabuç" diyorlarmış.
vs.. vs...

--